11. Hukuk Dairesi
11. Hukuk Dairesi 2014/11927 E. , 2014/18797 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ : MALATYA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 06/05/2014
NUMARASI : 2012/419-2014/258
Taraflar arasında görülen davada Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 06/05/2014 tarih ve 2012/419-2014/258 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı tarafından ihalesi yapılan taşıma işi ihalesinin müvekkili şirkette kaldığını, sözleşmenin imzalanmasını müteakip işe başlandığını, fakat işin uzun süreli olması nedeniyle müvekkilinin davalıdan fiyat farkı talebinde bulunduğunu, davalı idarenin bu talebi reddettiğini, oysa taraflar arasındaki sözleşme uyarınca fiyat farkının ödenmesinin gerektiğini ileri sürerek, 12.500 TL'nın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir
Davalı vekili, 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu ile bu kanuna göre ihalesi yapılacak olan hizmet alımlarına ilişkin fiyat farkı hesabında uygulanacak esaslar uyarınca davacıya fiyat farkı ödenmesinin mümkün bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davanın reddine dair verilen karar Dairemizin 03.07.2012 tarih, 2011/4622 E. 2012/11732 K. sayılı ilamı ile bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, taraflar arasında taşıma işi ihalesi ile ilgili olarak 07/04/2009 tarihinde sözleşme imzalandığı, davacının bu sözleşmeye dayanarak fiyat farkı talep ettiği, dava dosyasındaki mevcut veriler dikkate alınarak yapılan hesaplamaya göre davacının davalıdan fiyat farkı olarak toplam KDV hariç 198,561,38 TL alacağının bulunduğu gerekçesiyle, ıslah edilen tutar da dikkate alınarak, davanın kabulüne, 198.561,00 TL'nin 08/02/2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
1.Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki (2) nolu bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.
2.Davacı, taşıma işi ihalesi sebebiyle davalıdan talep edilen fiyat farkının ödenmediğini belirterek alacağının tahsili istemiyle dava açmış, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 12.500,00 TL'nin faiziyle birlikte tahsilini talep etmiş, davanın reddi kararı ve bu kararı davacı vekilinin temyizi üzerine dairemizce yapılan inceleme sonucu karar 03.07.2012 tarihinde davacı lehine bozulduktan sonra, davacı vekili 05.03.2014 tarihli dilekçesi ile davayı ıslah ederek toplam 198.561,00 TL alacağının tahsilini istemiş, mahkemece ıslah edilen miktar yönünden de davanın kabulüne karar verilmiştir. 1086 sayılı HUMK'nın 84. maddesi ve 6100 sayılı HMK'nın 177 ve devamı maddeleri uyarınca ıslah ancak tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir. Yargıtay HGK'nın 04.02.1948 tarih 1944/10 E 1948/3 K. sayılı kararına göre de, ıslah tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilir. Yargıtayca hüküm bozulduktan sonra ıslah yapılamaz. Mahkemece ıslah talebinin bozmadan sonra yapıldığı nazara alınmaksızın geçerli ıslah talebi varmış gibi ıslah edilen miktar yönünden de davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, 02.12.2014 tarihinde oyçokluğulya karar verildi.
KARŞI OY Dairemizin muhterem çoğunluğunca (2) no.lu bentte açıklanan bozma gerekçesine katılmaya olanak görmüyorum. Çünkü, kararda sözü edilen 4.2.1948 gün ve 10-3 sayılı İBK, içtihadı birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı olarak değerlendirilmelerine ilişkin temel prensip de gözetilerek, bir hükmün Yargıtay tarafından bozulmasından sonra, Yargıtay’ın bozma kararını nafile kılmaya ya da bozma ve öncesindeki yargılama sürecini tümüyle boşa çıkarmaya yönelik olarak davanın kamilen (bütünüyle) ıslahına olanak vermeyen bir karar olarak algılanmalı ve bu sınırlı çerçeve içerisinde uygulanmalıdır. Söz konusu kararın aydınlatıcı gerekçesinde, belirtilen bu hususun açıklıkla işlenmiş olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ıslahın, gerek mülga HUMK’nun 84. maddesinde ve gerekse de HMK'nın 177. maddesinde tanımlandığı şekliyle tahkikat bitinceye kadar yapılabileceği yolundaki yasa hükmü de bu yorumu destekler niteliktedir. Söz konusu hükümdeki “tahkikat” terimi ile kastedilenin, belli vakıalara dayalı olarak açılmış bir davadaki, bu vakıalarla sınırlı soruşturma aşamasını ve bu aşamayı noktalayan, yapılan soruşturma sonuçlarına dayalı olması gereken hükümle birlikte sona eren yargılama aşamasını tanımladığında kanımca duraksanmamalıdır. Gerçekten de, bu şekilde sonuçlanan yargılama sonucu verilen hükmün, şu ya da bu nedenle Yargıtay tarafından bozulmasından sonra, bozma kararından da esinlenilerek, dava dayanağı vakıaların tümüyle değiştirilmesine, geliştirilmesine yahut yeni vakıaların öne sürülmesine, bir başka deyimle önceki yargılama sürecinin kısmen yahut tamamen yok sayılmasına yol açacak nitelikte bir usul işlemine, yani davanın kamilen ıslahına cevaz verilmemelidir ve yukarda sözü edilen ve sonuçları ile bağlayıcı nitelikte bulunan İBK da, tam da bu amaca hizmet eder niteliktedir. Ancak, somut davada, Yargıtay bozma kararından sonra müddeabihin artırılmış olması, yukarda sözü edilen anlamda sonuç doğurmaya elverişli ve kamilen ıslah niteliğinde bir usul işlemi sayılamayacağı gibi, HUMK'nun 87. maddesinin "Müddei, ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez." şeklindeki son tümcesinin, hakkın elde edilmesini zorlaştırdığı ve davacıyı ikinci kez dava açmaya zorladığı, bu durumun Anayasa'nın hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığı gerekçeleriyle, Anayasa Mahkemesi'nin 07.11.2001 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 20.07.1999 tarihli kararıyla iptal edilmesi nedeniyle davadaki talep sonucunun kısmi ıslah yoluyla artırılması usulen olanaklı hale geldikten sonra, 6100 sayılı Kanun bakımından ise daha farklı bir düzenlemeye yer verilmemiş olması da gözetildiğinde, yukarda sözü edilen İBK’nın sınırlı konusu itibariyle gerek somut dava ve gerekse benzer davalar bakımından uygulanmasına ve yerel mahkeme kararının bu nedenle bozulmasına ilişkin Dairemiz çoğunluğunun değerlendirmesine katılmaya olanak görmüyorum.