1. Hukuk Dairesi         2012/2766 E.  ,  2012/5626 K.

"İçtihat Metni"MAHKEMESİ : KARASU ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

TARİHİ : 22/11/2011

NUMARASI : 2011/102-2011/469

Yanlar arasında görülen tazminat davası sonunda, yerel mahkemece  davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi,  Tetkik Hakimi   raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;                Dava, çekişmeli taşınmazın kıyı kenar çizgisi içerisinde bulunduğu gerekçesiyle kaydının terkihine ilişkin olarak verilen kararın kesinleştiği iddiasına dayalı tazminat isteğine ilişkindir.

Davalı Hazine, B.Y.’nın 60. maddesi uyarınca 1 ve 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğini tapunun yolsuz biçimde oluştuğunu, tapusu iptal edilen bölümün tescil dışı bırakıldığını, davacının bayiine (satıcısına) karşı dava açması gerektiğini, Hazineye husumet yöneltilemeyeceğini, kıyıların özel mülkiyete konu teşkil  etmediğini, Anayasanın 43, Tapu Kanununun 33, Kadastro Kanununun 16.maddelerine göre tapunun iptalinde kamu yararı bulunduğunu Hazineye kusur izafe edilemeyeceğini bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. İddianın içeriğine ve ileriye sürülüş biçimine göre davada  mülkiyet hakkının yitirilmesi nedeniyle  bedel istendiği açıktır.

Bilindiği ve 28.11.1997 gün 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da ifade edildiği üzere kıyılar, doğal nitelikleri itibarıyla özel mülkiyete konu olamayacak yerlerdendir. Kıyılar, herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz kamu mallarıdır. Bunun sonucu olarak da, kıyıların zamanaşımı yolu ile kazanılması,  tapu sicili hükümlerine bağlı tutulması, haczedilmesi mümkün değildir. Kıyılar, bu özelliklerinden dolayı Anayasanın 43.maddesinde  ayrı bir bölümde düzenlenmiş ve bu düzenlemede yukarıda sayılan nitelikler vurgulanmıştır.

Öte yandan, mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla  iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa md. 35/1 AİHS ek protokol 1-1) Türk Medeni Kanununun 683.maddesinde de  bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde  o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebileceği hüküm altına alınmıştır. Bütün bunların yanında mülkiyet hakkı kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma  gerçekleştirilirken T.C. Anayasasının 90/5.maddesi ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince AİHM tarafından oluşturulan 30.05.2006 tarih ve 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere “…bir kişiyi mülkünden  yoksun bırakan bir önlemin…” “kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…”  bu  önlem  alınırken  “  başvurulan yollar  ve   gerçekleştirilmesi   amaçlanan hedef  arasında   makul  bir  denge olması  gerektiği...” kişinin “ ... kişisel  ve  haddinden  fazla   yük  taşıma  zorunda  kalması  halinde   gerekli  dengenin  kurulamayacağI açıktır                                                  Bir  başka  ifadeyle  kamu  yararı  ile  mülkiyet  hakkından  kısmen veya  tamamen  yoksun  bırakılan  kişinin  menfeatı  arasında makul, kabul  edilebilir, hak ve  adalet  dengesini sağlayacak bir oranın   kurulması  asıldır. Bu   arada  üzerinde durulması gereken   konulardan  biri  de;  çekişme  yaratılan tapu   kaydına  bağlanan ve böylece kişi  adına mülkiyet  hakkı oluşturulan kıyı  kapsamındaki  yere  ait tapunun  niteliğinin  belirlenmesidir.

Devlet tarafından  verilen  doğru esasa  ve geçerli  kayda  dayalı  iptali  sağlanan  mülkiyet hakkına değer  verileceği  kuşkusuzdur. Böyle  bir  yer  kıyı  kapsamında   kalmakla, özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak  kamu  malı  niteliğini kazanmakla  birlikte, kişinin  ya  da  kişilerin  söz   konusu   tapuya   dayalı  hakkının  yukarda   ifade  edildiği  gibi hukuki  güvenlik ilkesinin  sonucu  olarak korunması  gerektiği muhakkaktır. Aksi   düşünce  tarzının, devletin, verdiği tapunun geçersizliğini  ileri  sürerek, hiçbir  karşılık ödemeksizin  iptalini   istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile  bağdaşmayacağı  gibi, kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen  bir  tutum oluşturacaktır. Tüm  bunların  yanında  4721  sayılı  Türk  Medeni  Kanununun “ sorumluluk” kenar  başlığını  taşıyan  1007.  maddesi “ tapu  sicilinin  tutulmasından doğan bütün   zararlardan devlet  sorumludur” hükmünü  içermektedir. Devletin  buradaki sorumluluğu kusursuz  sorumluluktur. Kusursuz  sorumluluk, tapu  siciline bağlı  çıkarların   ve  ayni  hakların  yanlış  tescil  sonucu  değişmesi ya da  yitirilmesi  ile  bu  haklardan   yoksun   kalınması  temeline  dayanır. Çünkü  sicillerin  doğru  tutulmasını  üstlenen  ve  taahüt eden  devlet, gerçeğe  aykırı  ve  dayanaksız   kayıtlardan  doğan  zararları  da  ödemekle   yükümlüdür. Bu  itibarla  kadastro  görevlilerinin  dayanaksız  ya da  gerçek   duruma  uymayan  kayıtlar  düzenlemeleri  ve taşınmazın niteliğinde yanlışlık  yapmalarını da aynı kapsamda  düşünmek  gerekir. Zira  tapu   işlemleri kadastro  tespiti  işlemlerinden  başlıyarak  birbirini   takip  eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamalarındaki kadastro işlemleri ile tapu   işlemlerinin  bir  bütün   oluşturduğu  kuşkusuzdur.

Somut olaya  gelince; çekişmeli  3349 ve 3350  sayılı  parsellerin Hazine tarafından Karasu Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan 1988/250  esas  sayılı  dava  sonunda,  3349 parselin 10612 m2'lik bölümü, 3350 nolu parselin ise 4612 m2'lik bölümünün  kıyı  kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptaline ilişkin kararın 1994 yılında kesinleştiği, taşınmazların satış suretiyle 1995 tarihinde davacılar  adına tescil edilmiş olduğu, taşınmazların davacılar  adına kayıtlı iken yukarıda sözü edilen ilam 25.3.2008 tarihinde infaz edilerek anılan bölümlerinin  davacıların tapusundan terkin edildiği anlaşılmaktadır.

Her ne kadar, davalı Hazine zamanaşımı savunmasında bulunmuş ise de, terkin tarihine kadar davacıların tapu maliki olması, bir kimsenin kendi adına kayıtlı taşınmaz bedeli için dava açmasına olanak bulunmaması ve zararın terkinle gerçekleştiği gözetildiğinde, zamanaşımının tapunun terkin tarihinden itibaren başlatılması gerektiği açık olup, terkin tarihi olan  25.3.2008 ile dava tarihi gözetildiğinde zamanaşımının geçmediği açıktır.

Öte yandan, özel mülkiyete konu teşkil etmeyecek nitelikteki taşınmazın kadastro ekibinin hatalı işlemi sonucu kişi adına tescil edilmesi işlemi, Devletin resmi görevlileri tarafından yapılmış olup, daha sonra kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle yine Hazine tarafından açılan dava sonucu tapunun iptalinin sağlanması kusurlu bir davranış olduğu gibi, Hazinenin 1994 yılında kesinleşen ilamı uzun yıllar infaz ettirmemekle kusurlu davrandığı da tartışmasızdır.

Tüm bu açıklamalar ışığında olaya bakıldığında; mülkiyet hakkı elinden alınan kimseye bir bedel ödenmesi gerektiği tartışmasız olup, davacının zapta karşı tekeffül hükümleri uyarınca kendi âkidine müracaat etme olanağına sahip olması, haksız eylemi nedeniyle ya da kusursuz sorumluluktan ötürü Hazine'ye karşı dava açmasını engellemeyeceği  gibi  Anayasanın  129. maddesinin  dördüncü  fıkrasında  yer   alan   memurlar  ve  diğer  kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat   davalarının, kendilerini  rücu  edilmek  kaydıyla  ancak  Devlete  karşı  açılabildiği  şeklindeki  hüküm gözetildiğinde, iş  bu davanın müstakil olarak Hazine'ye  karşı  açılması mümkün olduğu gibi, taşınmazı satan kişilere karşı da açılması mümkündür. Hatta, davacı dilerse her ikisine birden de dava açabilir. Dolayısı ile Hazineye karşı açalan dava sonucunda bedele hükmedilmiş olması kural olarak doğrudur. Ancak mahkemece bedelin belirlenmesi bakımından yapılan incelemenin hükme yeterli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.

Şöyle ki; Davanın konusu olan bir taşınmazın değeri belirlenirken; cins ve nev'i, yüzölçümü, değeri etkileyebilecek tüm nitelik ve unsurları, varsa imar durumu vergi beyanı, resmi kurumlarca yapılmış değer takdirleri, arazilerde taşınmaz malın mevki ve koşullarına göre olduğu gibi kullanılması durumunda getirebileceği net gelir; arsa ise emsal satışlara göre olması gereken satış değeri, taşınmazda yapı var ise, resmi birim fiatları, maliyet hesapları ve yıpranma payı ile bedelin saptanmasında etkili olacak diğer objektif ölçülerin gözönüne alınmasında zorunluluk vardır.Bunun sonucu olarak, arsa niteliğindeki taşınmazın emsalinin üstün ve eksik yönleri belirlenip karşılaştırma yapılarak zeminine, resmi birim fiatları esas alınıp yıpranma payının düşülerek üzerindeki muhdesat durumuna göre değerinin saptanması; taşınmazın tarım arazisi olması halinde net gelir üzerinden bilimsel yollarla değerinin belirlenmesi; her iki halde de yıpranma payının varsa değer kaybının düşülmesi, emsalin zorunluluk olmadıkça yakın ve benzer bölge ve yüzölçümlü olması, bu konuda taraflara emsal gösterme olanağının tanınması; bu yönden mahkemece de re'sen araştırma yapılması, bilirkişi kurullarının açıklanan hususları irdelemeye, saptamaya ve değerlendirmeye yetkin, sıfat ve yeteneğe sahip uzman bilirkişilerden oluşturulması icap eder.

Esasları yukarıda gösterilen tespitler yapılırken çekişmeli taşınmazın niteliğinin diğer deyişle arsa veya arazi olduğunun 17.4.1998 tarih 1996/3 esas ve 1998/1 sayılı İnançları Birleştirme Kararı içeriği ve sonucu ile birlikte gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur. Diğer yandan, Bakanlar Kurulunun 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararında değinildiği gibi, Belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan bir taşınmazın arsa niteliğinde olduğunun kabulü için uygulamalı (1/1000 ölçekli) imar planı ile iskan sahası olarak ayrılan yerlerde bulunması; imar planında yer almayan taşınmazın arsa sayılabilmesi için ise, belediye veya mücavir alan sınırları içinde ve belediye hizmetlerinden yararlanan meskun yerler arasında yer alması zorunluluğu da dikkate alınmalıdır. Hal böyle olunca, yukardaki ilkeler uyarınca belirlenecek bedele hükmedilmesi gerekirken, yetersiz bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Öte yandan, teknik bilirkişi raporunda 3350 nolu parselin terkin edilen 4612 m2'lik bölümünün alanının yanlış hesaplandığını, bu kısmın yeni alanının 10.798,97 m2 olduğunu belirtilmiş olup, terkine ilişkin mahkeme kararın getirtilerek, taşınmazın ne kadar bölümünün terkin edildiği ve aradaki farkın nereden kaynaklandığının tespit edilmemiş olması da isabetsizdir. Hazinenin temyiz itirazları yerindedir; kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.'nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA,  14.05 .2012  tarihinde oybirliğiyle karar  verildi.  

Karar Etiketleri
28.02.1983 BOZULMASINA YARGITAYKARARI HUKUK Genel Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu K6100 md.3 K4721 md.1007 K1086 md.428