T.C.

İSTANBUL

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

13. HUKUK DAİRESİ

DOSYA NO: 2021/1047

KARAR NO: 2023/1706

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A

B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I

İNCELENEN KARARI VEREN

MAHKEME: İSTANBUL 13. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

TARİHİ: 09/10/2020

DOSYA NUMARASI: 2014/1145 Esas - 2020/412 Karar

DAVA: Tazminat
KARAR TARİHİ: 02/11/2023

İlk Derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı davalılar vekilleri tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi:

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı şirketin ... plakalı ... marka ... tipi 2013 model 10/10/2013 tescil tarihli aracın maliki olduğunu, aracın 09/10/2013 tarihinde 113.073,75-TL'ye satın alındığını, aracın ilk satın alınma aşamasında ön çamurluk davlumbazda bir gamzeye rastlandığını, bu ayıbın vakumlanmak suretiyle giderildiğini ve buna dair araç satışında indirim yapıldığını, araçla trafiğe çıkalı henüz 2 hafta geçmişken ve araç 78 km'deyken 24/10/2013 tarihinde SRS ikaz göstergesinin yandığını, buna göre direksiyon açı sensörünün değiştirilerek 26/10/2013 tarihinde teslim edildiğini, 13/11/2013 tarihinde araç 320 km'deyken sol arka sürgülü camdan aracın su aldığının görüldüğünü, servise götürüldüğünü, aracın camının değiştirildiğini ve sorunun giderildiğinin söylendiğini ve aracın teslim alındığını, 28/11/2013 tarihinde 710 km'deyken bu defa tamir edildiği söylenen sol arka sürgülü camla birlikte sağ arka camdan da su aldığının görüldüğünü, 28/11/2013 tarihinde Beyoğlu .... Noterliğinin ... nolu 28/11/2013 tarihli ihtarnamesinin keşide edildiğini, iradeleri dışında tamirata alınan aracın hazır olduğunun kendilerine bildirildiğini, bunun üzerine 06/12/2013 tarihinde ihtirazi kayıt düşülmek suretiyle aracın teslim alındığını, aracın camlardan su almaya devam ettiğinin görüldüğünü, İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/183 Değişik İş sayılı dosyası üzerinden yapılan tespitte, aracın sağ ön kapısının kapanmadığının, kapının kapalı konumda dahi yerine tam oturmadığının, araçtaki arızaların satın alma tarihinden beri devam ettiğini, araçtan beklenen faydanın sağlanamadığını, kullanım amacı bakımından değerini önemli ölçüde azalttığını ve aracın gizli ayıplı olduğunun tespit edildiğini, aracın vites geçişlerinde şaft kısmından gelen ses, bagaj kapağının ancak çok sert kapatıldığında kapanması ve sağyan camlar ile araç genelindeki lekeler nedeniyle 13/01/2014 tarihinde bu kez ... A.Ş'ye götürüldüğünü, araçtaki lekelerin daha önce bırakıldığı serviste aracın boyahane kısmında bekletilmesi nedeniyle diğer araçlardan sıçrayan boyalar nedeniyle oluştuğunun beyan edildiğini, aracın 0 km olması ve trafiğe çıktığı kısa süreden beri oluşan arızalar nedeniyle kullanım amacı bakımından değerinin azaldığını ve davacının araçtan beklediği faydayı sağlayamadığının açık olduğunu,

TBK 219.madde ve devamı maddeleri nedeniyle davanın kabulünü, sözleşmeden dönme sonucu ayıplı malın iadesiyle satış bedeli olan 113.073,75-TL'nin temerrüt tarihinden işletilecek ticari avans faizi ile birlikte davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı ... A.Ş. vekili cevap dilekçesinde özetle; T.T.K.20/3'e göre açık ayıpta 2 gün, gizli ayıpta 8 gün içinde yazılı ihbarda bulunmayan davacının artık ayıp iddiasına dayalı talepte bulunmasının hukuken mümkün olmadığını, tacirler arasında sözleşmeden dönme yönündeki beyanın iadeli taahhütlü mektup, noter veya telgraf kanadıyla yapılmasının geçerlilik şartı olduğunu, davacının bu usule uygun olarak beyanda bulunmadığını, araçla ilgili olarak servise yapılan müracaat sonucu talep doğrultusunda onarım yapıldığını, araçta açık veya gizli bir ayıp bulunmadığını, davacı tarafından binlerce km kullanılmış ve piyasadaki ikinci el değeri önemli ölçüde azalmış araç bedelinin iadesi yönünde verilecek kararın davacının nedensiz zenginleşmesine yol açacağını, davacının araç bedelini temerrüt tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte ödenmesi talebinin kabul edilemeyeceğini, ancak malın iade edildiği tarihten itibaren istenebileceğini, 2013/183 d.iş sayılı dosyada bulunan rapora itiraz ettiklerinden aleyhlerinde delil olamayacağını belirtmiş ve davanın reddini istemiştir. Davalı .... A.Ş. vekili cevap dilekçesinde özetle; ayıbın bulunması halinde hemen satıcıya bildirilmesi gerektiğini, aksi halde malı ayıplı olarak kabul etmiş olacağını, tek taraflı yaptırılan bilirkişi incelemesinin delil olmayacağını, araçta dava dilekçesinde iddia edildiği şekilde aracın nitelik ve standardına aykırılık oluşturan ve beklenen faydayı azaltan imalattan kaynaklanan bir arıza veya ayıbın bulunmadığını, çamurluktaki gamzenin onarıldığını, indirim yapıldığını, SRS ikaz lambası arızasının ücretsiz onarıldığını, camlardan su sızdırma şikayeti ile diğer iki iddia arasında illiyet rabıtası bulunmadığını, bu iki iddianın huzurdaki dava kapsamında imalattan kaynaklı bir şikayet olarak telakki edilebilmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle öncelikle dava konusu ile ilgisi olmayan bu iki iddianın nazara alınmaması gerektiğini, aracın 13/11/2013 tarihinde su sızdırma şikayeti ile getirildiğini, tamir edilerek aracın sorunsuz şekilde teslim edildiğini, aracın 28/11/2013 tarihinde aynı şikayetle servise getirildiğini ancak yine ücretsiz olarak tamir edildiğini ve davacıya teslim edildiğini, bilirkişi raporunun bunun aksine soyut iddia içerdiğini, buna itibar edilmesinin mümkün olmadığını, araçta iddia edildiği gibi aracı nitelik ve standardına aykırılık oluşturan ve beklenen faydayı azaltın bir ayıp bulunulduğu düşünülse dahi arızanın davacının araçtan yararlanmasını önlemediğini beyan ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ: İlk Derece Mahkemesi 09/10/2020 tarih ve 2014/1145 Esas - 2020/412 Karar sayılı kararı ile; " Davanın; araç satışından kaynaklı, ayıplı olduğu iddiasına dayalı ödenen bedelin tahsili istemiyle açılan tazminat davasından ibaret olduğu anlaşılmıştır. Davacı vekili delil ve belgelerini ibraz etmişler, davada ruhsat fotokopisi, fatura, fotoğraf çıktısı, servis kaydına ilişkin tutanak, servis kağıdı, ihtarname, ihtirazi kayıt içeren dilekçe, İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/163 değişik iş sayılı dosyasına sunulan bilirkişi raporu, bilirkişi incelemesi, içtihat vs. delile dayanmışlardır. İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/163 değişik iş sayılı dosyasındaki Makine Mühendisi bilirkişi 03/01/2014 tarihli bilirkişi raporunda özetle; 20/12/2013 tarihinde yapılan tespit neticesinde aracın sol arka sürgülü camından su almakta olduğu, aracın sağ ön kapısının tam olarak kapatılmadığı, halihazırda mevcut bulunan arızalar ve gerekse de aracın satın alınma tarihinden bu güne kadar meydana gelmiş bulunan arızalar sebebi ile tespit isteyen ... Ltd. Şti. 'nin araçtan beklediği faydaları sağlayamadığı, kullanım amacı bakımından değerini önemli ölçüde azalttığı, ve ... plaka sayılı, ... serisi, ... marka 2013 model ... şase numaralı ticari adı ... olan aracın gizli ayıplı olduğu hususu tespit ve rapor edilmiştir. Mahkememizce toplanan delillere, iddia ve savunmaya göre Makine Mühendisi Bilikişisi ... ve Nitelikli Hesap Uzmanı ...'ten alınan 12/01/2015 tarihli Bilirkişi Kök Raporunda özetle; davacının dava konusu ... plakalı araçtan faydalanamama halinin süreklilik kazanmasına neden olacak ciddiyette bir gizli veya açık ayıbın varlığından söz edilemeyeceği, araçtaki iki basit arızanın toplam 4 saatlik bir yetkili servis çalışmasıyla tamamen giderilebileceği, davanın aracın iadesi talebinin uygun olmadığı, bilirkişi heyetinden alınan 10/07/2015 tarihli ek raporun sonuç kısmında özetle; kök raporda belirtilen görüş ve kanaatlerinde bir değişiklik olmadığı hususu tespit ve rapor edilmiştir. Mahkememiz dosyasında aldırılan bilirkişi raporu ile tespit dosyasında aldırılan bilirkişi raporunda kısmen çelişki oluşmakla ve alınan rapor hüküm vermek için yeterli ve açık olmadığından dosyanın hukukçu bilirkişi ... ile Makine Mühendisi Bilirkişi ...'a tevdi edildiği, 28/12/2015 tarihli bilirkişi ... ve ... alınan bilirkişi heyeti kök raporunun sonuç kısmında özetle; dava konusu uyuşmazlığın ayıplı mal satımından kaynaklandığı ve satıma konu malın iadesine yönelik olduğu, davacı tarafın tacir olması ve davalıların da tacir olması sebebiyle olayda ticari satımın söz konusu olduğu, ticari satım sözleşmesindeki ayıp hali için Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiği, araçtaki camlardan su alma şeklindeki ayıbın kullanım sonucu ortaya çıkacak nitelikte olması sebebiyle gizli ayıp niteliğinde bulunduğu, davacı tarafından ayıp ihbarının derhal yaptığı, TTK uyarınca ihbar mükellefiyetinin yerine getirildiği, araçtaki ayıbın tekrar etmesi, yetkili servis tarafından giderilememesi, ayıbın keşif tarihinde halen mevcut olması, aracın yağmur yağdığında veya yıkama işlemine tabi tutulduğunda su almasının araçtan beklenen faydanın önemli nitelikte çok büyük ölçüde sağlanmamasına sebep olacak nitelikte olduğu, ayıbın önemli nitelikte olduğu, araçtan faydalanmamanın süreklilik arz ettiği, davacı alıcının ayıp sebebiyle sözleşmeden dönme hakkına sahip olduğu, dönme beyanının tacirler arasında şekle uygun olarak 28/11/2013 tarihinde noter vasıtasıyla yapıldığı, davacının araç bedelinin iadesi talebinin hukuken korunabilir olduğu, ... plakalı araç bedelinin 09/10/2013 tarihli fatura ile belirtildiği üzere 113.073,75-TL olduğu, olayda semen tenzili ya da onarımın uygulanmasını gerektirecek bir halin söz konusu olmadığı, araç bedelinin iadesinde faiz başlangıcının iade tarihi olması gerektiği, davacı alıcı tarafın aracı semereleri ile beraber iade ile mükellef olduğu, olayda iadesi gereken bir semere ya da kullanım yoluyla elde edilmiş bir yararın söz konusu olmadığı, araç iade bedeline etki edecek kaza vb.hususların somut olayda bulunmadığı hususu tespit ve rapor edilmiştir. Hukukçu Bilirkişi .... alınan 25/03/2016 tarihli ek raporun sonuç kısmında özetle; kök raporda benimsendiği üzere davacının araç bedelinin iadesi talebinin hukuken korunabilir olduğu, araöta oluşacak değer kaybı dikkate alındığında bedel iadesi talebinin objektif iyi niyet kurallarına aykırı olduğunu, sayın mahkemeniz tarafından benimsenmesi halinde semen tenzili yada onarıma karar verilebileceği, davacı alıcı tarafından aracı semereleri ile beraber iade ile mükellef olduğu, olayda iadesi gereken bir semere yada kullanım yolu ile elde edilmiş bir yararın tespit edilemediği, araç iade bedeline etki edecek kaza ve benzeri hususların somut olayda bulunmadığı, araç sebebiyle araçta oluşan değer kaybının hesaplanması gerektiği, itirazların teknik mahiyette olduğu kısımlarının özellikle ayıbın niteliği ve araç bedelinin iadesini gerektirir mahiyette olup olmadığı, aynı yada diğer teknik uzman bilirkişi tarafından incelenmesi gerekeceği hususu tespit ve rapor edilmiştir. Makine Mühendisi Bilirkişi ...'dan alınan 10/06/2016 tarihli 1. ek raporun sonuç kısmında özetle; 28/12/2015 tarihli kök raporun bütün itirazlara cevap verdiğini, araç üzerinde defalarca yapılan yetkili servis arıza tespitleri ve bilirkişi kurullarınca yapılan testler sonucu ayıpların sabit olduğunun anlaşıldığı, belgelerde bu ayıpların belirtildiği, davacı tarafın aracı binlerce km kullanmayı değil aracın ayıplı olmasından dolayı aracı iade ederek bedel iadesini satıcıdan almak istediğini, geçen zamanda ödediği meblağı geri alması mümkün olmadığından, ödediği bedelinde satıcı firmada olmasından dolayı davacı tarafın teknik olarak hatalı imal edilmiş vasıtayı kullanmaya mecbur bırakıldığı, kök raporun itirazlara mahal vermeyecek içerik ve özellikte hazırlandığı, satın alındığı gün ödenen rakamın = 113.073,75 / 2,6957 =41.946,00-EURO kadri maruf olduğu, değer kaybı ile piyasa rakamının 88.000 / 2,695 = 32.645,00-EURO kadri maruf olduğu, 19/04/2019 tarihli 2.ek raporda özetle; ... plakalı şasi ... nolu, ilk trafiğe çıkış tarihi 10/10/2013 olan, 2013 model ... marka, ... tip, dizel aracın 10/07/2017 tarihinde Beyoğlu .... Noterliği'nin ... yevmiye nolu düzenelenen araç satış sözleşmesi ile davacı ... A.Ş tarafından 83.000,00-TL'ye ... isimli şahsa satıldığı, tarafımdan yapılan araştırmada, aracın satıldığı 10/07/2017 tarihinde piyasa değerinin 83.000-TL olduğu , buna istinaden yapılan çalışmalarda aracın satış tarihinde ... gelen 2 yıl ara ile yapılan 30/06/2016 tarihinde 35.637 km.de olduğu ve 28/06/2018 tarihinde ise 64.749 km.de olduğu, her iki muayene belgelerindeki kilometrelere göre 10/07/2017 satış tarihinde ortalama (ve muhtemelen) 50.000 kilometre kullanımda olduğunun kabulü gerekeceği, buna göre 07/12/2015 tarihindeki bir adet kazasının detayları incelendiğinde aracın kayda değer kazasının bulunmadığı, değerinin azaltacak kasa ve kazalarının olmadığı, sonucunda aracın davacı tarafından 83.000-TL'den (seksenüçbin TL.) piyasa rayicine göre "iyi" değerden satıldığı, satış değerinin o tarihte tamda yerinde ve geçerli rayiç değer olduğu, bu bilgilerin yetkili-...

2.el satış bayileri yetkili satıcıları ile yapılan görüşmeler suretiyle elde edildiği, 83.000-TL 2. El rayiç değerin kadri maruf olduğu, TBK madde 219 ve devamı uyarınca; semen tenzili ile dava konusu araçtaki ayıp nedeniyle meydana gelen değer kaybının kök raporun hazırlandığı dönemde sıfır satışından %20 daha az olacağı, yani başka bir deyişle 22.000-TL değerinin daha düşük olacağı kararının değişmediği, yetkili servislerin karşılaştıkları benzer durumlara dayanak %20 civarında tenzilin yerinde olacağına dair tespitlerin varlığında, yetkili servislerce satışa sunulması durumunda farklı 2. El Yetkili Satıcılarının beyanlarına dayanarak elde edildiğini, "dava konusu araçtaki ayıp nedeniyle meydana gelen değer kaybının 22.000-TL olup sıfır olarak 113.073,75-TL satış değerinden 22.000-TL daha düşük olacağı, davacı vekilinin ıslah dilekçesinde "Satış Tarihi itibariyle, dava konusu araç ile aracın ayıpsız misli arasındaki ikinci el satış fiyatı farkının hesaplanarak" denilmekte olduğu, aracın 2013 yılı kasko değerinin www.....org.tr / kasko değer listesinde ... ... Minibus ... 131.151,00- olduğu, ... plakalı şasi ... nolu aracın 10/07/2017 tarihli noter nezdinde satışı tarihi itibariyle 83.000-TL olduğu net satış değeri olduğu, 2. el ... ... aracın, 10/07/2017 satış tarihi itibariyle, aracın ayıpsız misli sıfır satış fiyatının 170.000-T(yüzyetmişbin) olduğu, "aradaki farkın hesaplanarak" denilmekte olduğu dikkate alındığında ise 2017 yılı Haziran Temmuz aylarında sıfır ... eşdeğer modelinin 2017 yılında ... olduğu, o tip aracın sıfır araç fiyatının 170.000,00-TL olduğu, 10/07/2017 tarihinde 2. El ... tip aracın satış fiyatının 83.000,00-TL olarak noter satış sözleşmesinde belirtilen 2. El bedelin yerinde olduğu, günün koşullarında piyasa 2 el rayiç değerin kadri maruf olduğu, 170.000 - 83.000= 87.000,00-TL'nin (seksenyedibin-TL)aradaki fark olduğu, 2017 yılı Temmuz ayındaki eşdeğer sıfır araç ... ile dava konusu 2. El aracın satış fiyatı arasındaki reel fark olduğu, 2019 yılı Nisan ayında ... 2018 model olarak eşdeğer araç adlandırıldığını, raporun hazırlandığı günlerde muadil aracın net piyasa en dip fiyatının 225.000-TL olduğu, bahsedilen tüm rakamların yetkili ... satış bayileri ile görüşerek elde edildiği hususu tespit ve rapor edilmiştir. İki rapor arasında çelişki bulunması sebebiyle çelişkinin giderilmesi bakımından dosyanın Makine Mühendisi Bilirkişi ... ve Nitelikli Hesap Uzmanı Bilirkişi ...'e tevdi edilerek rapor tanzim ettirildiği, 22/01/2020 tarihli bilirkişi heyet raporunda özetle; dava konusu araçta bir takım gizli ayıpların bulunduğu, bu ayıpların aracın değerinde düşüş meydana getirdiği, araçtaki ayıplar nedeniyle garanti yükümlülüğünün de dikkate alındığında, davalıların aracın değerinde meydana gelen düşüşten sorumlu olmalarının gerektiği, davalıların sorumlu olmaları gereken tutarın 22.000,00-TL olarak tespit edildiği (09/10/2013 tarihindeki 113.073,75-TL bedelinden 22.000,00-TL ayıp indirimi yapılabileceği) sonuç ve kanaatine varıldığı hususu tespit ve rapor edilmiştir. Davacı vekili 23/03/2018 tarihli ıslah dilekçesi ile; dava konusu olan müvekkili şirkete ait ... plaka sayılı ayıplı aracın iadesi ile satış bedeli olan 113.073,75-TL'nin ticari avans faizi ile birlikte davalılardan 24/01/2014 tarihli dava dilekçesi ile tahsilini talep ettikleri, dava konusu ayıplı aracın 10/07/2017 tarihinde 83.000,00-TL bedelle satıldığı, dava konusu ayıplı aracın iadesi ile satış bedelinin müvekkili şirkete ödenmesi söz konusu olamayacağı, ayıp nedeniyle meydana gelen değer kaybının müvekkili şirkete ödenmesi gerektiğini, dava konusu araç ile aracın ayıpsız misli arasındaki 2.el satış fiyatı farkının temerrüt tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek ticari avans faizi ile birlikte müvekkiline ödenmesi gerektiğini, davalarını semen tenzili ile araçta meydana gelen değer kaybının iadesi için belirsiz alacak davası olarak devam ettikleri yönünde ıslah dilekçesi verdikleri anlaşılmıştır. Dosyaya getirtilen yanlara ait tüm deliller, getirtilen tarafların belgeleri üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen rapor ve tüm dosya kapsamından anlaşıldığı üzere; davacının, davalılardan ...’in üretmiş olduğu dava dava konusu aracı sıfır kilometrede diğer davalı ...’den satın aldığı ve aracın bedelini ödediği, dava konusu ayıp iddiasıyla davacının birden çok defa aracı servise götürdüğü hususlarında bir ihtilaf bulunmadığı, taraflar arasında ihtilaf konusu olan ve çözüme kavuşturulması gereken temel problemlerin davacıya satılan aracın ayıplı olup olmadığı, aracın ayıplı olması halinde ayıbın niteliği ve buna bağlı olarak davacının talebinin yerinde olup olmadığı noktalarında toplandığı, İstanbul 17 Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2013/163 D.İş dosyası ile hazırlanan 03.01.2014 tarihli bilirkişi raporunda, sol arka camdan ve sağ arka camdan su girme ayıbının devam ettiği, sağ ön kapının yerine tam oturmadığı ve tam kapatılamadığının tespit edildiği, dava konusu aracın bir çok kez servise götürülmüş olmasına rağmen ayıpların giderilememesi ve aracın bu ayıplarla değerinin altında satılmak zorunda kalınması hususu dikkate alındığında; davacının aracın değerinde oluşan düşüş oranında tazminat ödenmesine lişikin talebinin haklı bir talep olduğu, dava konusu araçta bir takım gizli ayıpların bulunduğu, bu ayıpların aracın değerinde düşüş meydana getirdiği, araçtaki ayıplar nedeniyle, garanti yükümlülüğü de dikkate alındığında, davalıların aracın değerinde meydana gelen düşüşten sorumlu olmaları gerektiği, davalıların sorumlu olmaları gereken tutarın 22.000-TL olarak tespit edildiği (09.10.2013 tarihindeki 113.073,75 TL bedelinden 22.000-TL ayıp indirimi yapılabileceği ) hususunun tespit ve rapor edildiği görülmekle denetlemeye ve hükme dayanak etmeye elverişli bilirkişi raporuna ( 20/01/2020 tarihli bilirkişi heyet raporu ) göre davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ve aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur. " gerekçeleri ile; " Asıl ve ıslahla açılan davanın KISMEN KABULÜ İLE, 1-22.000,00-TL'nin 10/07/2017 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, Fazlaya ilişkin talebin reddine, ... " karar verilmiş ve verilen karara karşı, davalıların vekilleri tarafından ayrı ayrı istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:

DAVALI ... A.Ş. VEKİLİ İSTİNAF DİLEKÇESİNDE ÖZETLE; İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi' nin 2014/1145 E. sayılı dosyası ile görülen dava kapsamında davaya konu araçta bir takım gizli ayıplar bulunduğuna kanaat getirildiğini ve 09.10.2020 tarihli ve 2020/412 K. sayılı ilamı ile araçtaki ayıplar nedeni ile meydana gelen 22.000-TL değer kaybının 10.07.2017 tarihinde itibaren işleyecek avans faizi ile davacı tarafa verilmesine karar verilmiş olduğunu, ancak yerel mahkeme kararının usul ve yasaya aykırı olduğundan kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, Yerel mahkemece verilen kararın gerekçesiz olduğunu, Anayasanın 141/3. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerekmekte olup, 6100 sayılı HMK 297 maddesinde de hükmün delillerin tartışması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebebi ihtiva etmesi gerektiği hususlarının belirtilmiş olduğunu, Bunun yanı sıra Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 14.01.2014 tarih ve 2013/19243 E. ve 2014/249 K. sayılı kararında; “Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. H.U.M.K.nun 388. ( H.M.K.

297.maddesi uyarınca mahkeme kararında, İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir“ şeklinde karar verilmiş olduğunu, Buna karşılık yerel mahkeme kararında; sadece dosya kapsamında alınan bilirkişi raporları ve özetlerinin sıralandığını ve raporlar arasındaki çelişkilerden bahsedildiğini ve sözde bir gerekçe ile delil tespiti dosyasındaki rapor alınarak hüküm kurulduğunun belirtildiğini, ancak mezkur kararda esas teşkil eden ret ve üstün tutulma sebeplerine yer verilmediğini, özellikle dosya kapsamında mezkur raporlara vaki itirazlarının değerlendirilmediğini, İşbu sebeple sözde ve yüzeysel bir gerekçe ile ret ve üstün tutma sebepleri belirtilmeden verilen yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini, Yerel mahkemenin kararına dayanak teşkil eden İstanbul Anadolu 17. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/163 D.İş sayılı delil tespit dosyası üzerinden alınan bilirkişi raporunun, müvekkil şirketin yokluğunda yapılan keşif sonucu, bilimsel gerekçelere yer verilmeksizin ve soyut kanaat ile istihsal edilmiş olup sadece işbu rapora itibar edilerek hüküm kurulmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Davacı tarafın huzurdaki davaya konu araç üzerinde davanın açılmasından önce İstanbul 7. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/163 D.İş sayılı dosyası üzerinden tespit yaptırarak iş bu tespit neticesinde alınan bilirkişi raporunu esas almak suretiyle huzurdaki davayı ikame etmiş bulunmakta olduğunu, Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında yer verildiği üzere tek taraflı olarak yapılan tespitteki bulgulara dayanılarak istihsal edilmiş bilirkişi raporlarının hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 24.09.2012 tarih ve 2012/6042 E. ve 2012/12062 K. sayılı kararında; " Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; mahkemece mahallinde keşif yapılmaksızın Kartal 3. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2011/7 D. İş dosyası ile yapılan delil tespiti sonucunda alınan bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmiştir. Tespit dosyasında verilen 11.01.2011 tarihli kararla karşı tarafa tebligat yapılmaksızın mahallinde delillerin bilirkişi aracılığıyla tespitine karar verilmiş ve 13.01.2011 tarihinde yapılan delil tespiti davalının yokluğunda yapıldığı gibi, davalı vekili tarafından delil tespiti dosyasındaki bilirkişi raporuna itiraz edilmiştir. HUMK'nun 373. (HMK 403. md.) maddesi gereğince, delil tespiti yokluğunda yapılmış olan karşı taraf, delil tespitine itiraz edebilir. İtiraza uğramış olan delil tespiti raporu ise hükme esas alınamaz. O halde davalının rapora itirazları doğrultusunda mümkünse mahallinde keşif yapılıp, taraf ve Yargıtay denetimine açık, gerekçeli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan hususlar göz ardı edilerek, itiraza uğramış olan tesbit raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır” şeklinde karar verilmiş olduğunu, Yerel Mahkemece hükme esas alınan davacı tarafından ibraz edilen ve huzurdaki davaya konu taleplere dayanak olarak gösterilen mezkur bilirkişi raporunun, tek taraflı inceleme ile hazırlanmış olup bilimsel hiçbir dayanağı olmayan varsayımlardan ibaret tespitler neticesinde varılan soyut kanaati içermekte olduğunu, raporun sadece aracın üzerine su dökülmesi şeklinde bilimsellikten uzak bir inceleme yaklaşımı ile oluşturulmuş olduğunu, yerel mahkemenin sadece bu rapora dayanarak araçtaki şikayetin devam ettiğine kanaat getirilmiş olmasının fahiş derecede hatalı olduğunu, Yargılama esnasında dosyaya ibraz edilen tüm raporların bilimsel dayanak ve gerekçelere yer verilmeden hazırlanmış ve bilirkişilerin mücerret kanaatini, varsayımlarını ve hatalı değerlendirmelerini ihtiva etmekte olduğunu, Öyle ki mahkeme yerel mahkemece 20.02.2017 tarihli ara karar ile keşif günü belirlenenek araç üzerinde inceleme kararı verildiğini, ancak bahse konu inceleme günü davacı tarafın aracı hazır etmediğini ve araç üzerinden yeniden inceleme yapılabilmesini engellemiş olduğunu, bu itibarla yargılama esnasında araçtaki su alma şikayetinin gerçekten devam edip etmediğine ilişkin araç üzerinde herhangi bir test ve yada inceleme yapılmaksızın karar verilmiş olduğunu, Bilirkişinin, raporunu hazırlarken, raporun dayanağı olan somut ve özel nedenleri bilimsel verilere uygun olarak göstermek zorunda olduğunu, 6100 sayılı HMK 266. maddesi ve devamı hükümlerinde öngörüldüğü üzere, bilirkişi raporunun Yargıtay denetimine de elverişli olacak şekilde bilgi ve belgeye dayanan gerekçe ihtiva etmesi gerektiğini, ancak bu şekilde hazırlanmış bir raporun denetiminin mümkün olup hükme esas teşkil edebileceğini, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 07.03.2006 tarih ve 2005/14887 E. ve 2006/1828 K. tarihli kararında; “Ancak, somut olayda her ne kadar bilirkişi incelemesi yaptırılarak rapor temin edilmiş ise de raporda varılan sonucun hukuki dayanakları. dökümleri ve ayrıntıları gösterilmemiş, böylece Yargıtay denetimine elverişli olmayacak şeklide soyut kavramlara dayalı rapor düzenlenmiştir. Bu haliyle rapor her türlü kuşkudan uzak mahkemeye, tam kanaat verici nitelikle olamayacağından hüküm kurmaya yeterli ve elverişli değildir. (Bilirkişilerin somut hukuki ve bilimsel verileri ortaya koyarak denetime elverişli rapor hazırlamaları gerekir.) Bu husus değerlendirilerek mahkemece yeniden oluşturacak (bilirkişiler kurulundan rapor alınarak deliller toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye ve yetersiz rapora dayalı hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir” şeklinde karar verilmiş bulunmakta olduğunu, Yerel Mahkemece yapılan yargılama esnasında dosyaya sunulan raporlara kronolojik olarak bakıldığında, - İTÜ Otomotiv Anabilim Dalından Makine Mühendisi Bilirkişisi Prof. Dr. ... ve Nitelikli Hesap Uzmanı ... alınan 12/01/2015 tarihli Bilirkişi Kök Raporunda özetle; davacının dava konusu ... plakalı araçtan faydalanamama halinin süreklilik kazanmasına neden olacak ciddiyette bir gizli veya açık ayıbın varlığından söz edilemeyeceği, araçtaki iki basit arızanın toplam 4 saatlik bir yetkili servis çalışmasıyla tamamen giderilebileceği, davanın aracın iadesi talebinin uygun olmadığı, bilirkişi heyetinden alınan 10/07/2015 tarihli ek raporun sonuç kısmında özetle; kök raporda belirtilen görüş ve kanaatlerinde bir değişiklik olmadığı hususlarının tespit ve rapor edildiğini, Bu raporda araçtaki şikayetlerin basit nitelikte olduğu ve sadece 4 saatlik bir servis çalışmasıyla tamamen giderilebileceği hususlarının açıkça belirtilmiş olduğunu, bu noktada araç üzerinde adliye otoparkında yapılan incelemede aracın şoförünün araçta hiçbir şikayet bulunmadığını belirtmesi üzerine bilirkişilerin aracın fotoğraflarını çekmek dışında hiç bir inceleme yapmadığını, - Yerel Mahkemenin bu tespite rağmen delil tespit raporu ve 12.01.2015 tarihli rapor arasında çelişli bulunması nedeni ile yeni bir heyetten rapor alınmasına karar verdiğini ve dosyanın bu yeni heyetin hatalı ve taraflı yaklaşımları nedeni ile tabiri caizse çıkmaza girdiğini, bu yeni heyetin araç üzerinde kesinlikle bir inceleme yapmadığını ve dosya üzerinden bir takım değerlendirmelerde bulunduğunu, işbu raporda teknik kurallarla ve dava konusu ile ilgisi olmayan ve başından sonuna ifade bozuklukları içeren, anlaşılması güç ve görev yetkilerini aşan aşağıdaki ön yargılara yer verilmiş olduğunu, Raporda aynen; - Raporun 1. sayfasında hiç bir açıklama yapılmaksızın “ ……………..araç müşteriye kusurlu satılmıştır” ifadesinin yer almakta olduğunu, - Raporun 2. sayfasında aynen “ …………………..iade alma uygulaması örnek teşkil edip kamuoyuna karşı bu açık taraflarının olması işlerine gelmemektedir” - Yine raporun 2. sayfasında aynen “…………aracın kullanılması esnasında müşteri açısından ölümle sonuçlanabilecek neticelerde söz konusu olabilir” ifadelerinin yer almakta olduğunu, - Raporun 3. sayfasında aynen “ Eminim Almanya Stutgart’taki Genel Müdürlüğün Türkiye’deki bu konudan haberi olsa aynı gün konuyu hem de misli ile Müşterisini memnun edecek çözümle sonuçlandırırdı” ifadelerinin yer almakta olduğunu, bu ifadelerden bu raporu hazırlayan bilirkişilerin konunun ne kadar uzağında olduğunun açıkça görülmekte olduğunu, Neticede denetime elverişli olmayan bu rapora vaki itirazları neticesinde dosyanın aynı heyete ek rapor için tevdi edilmiş olup bu defa aynı heyetin raporlarına vaki itirazlarını bilimsel olarak gidermek yerine kendi ifadeleri ile itirazlarına cevap mahiyetinde ek bir rapor tanzim etmiş olduklarını, 6100 sayılı HMK’nın 272. maddesinde hakimlerle ilgili ret ve yasaklılık sebeplerinin bilirkişiler için de uygulanacağı hususunun hüküm altına alınmış olup maddenin gerekçesinde ise “Bilirkişinin görevini yerine getirirken uyması gereken yükümlülüklerden birisini de, tarafsız davranma yükümlülüğü oluşturur. Bu yükümlülüğe uygun davranma, bilirkişinin, somut maddî sorunla ilgili olarak objektif bir biçimde oy ve görüşünü beyan edebilmesinin asgarî şartını teşkil eder. Çünkü, objektiflik ve tarafsızlık çok yakın bir ilişki içerisindedir; biri mevcut olmadan, diğerinin mevcudiyeti düşünülemez. Bu maddede yer alan düzenlemeyle, bilirkişinin tarafsızlığını ve objektifliğini sağlamaya yönelik kurumlar arasında yer alan bilirkişilik görevini yapmaktan yasaklı olma ile bilirkişinin reddi kurumları hüküm altına alınmış ve bu suretle bilirkişi pozisyon itibarıyla hâkimin konumuna yaklaştırılmıştır” denilmekte olduğunu, Dolayısıyla bilirkişilik müessesinin tarafsızlık ilkesi bakımından hakimlerin tabi olduğu kurallara tabi olduğunu, bilirkişilerin görevleri sırasında taraflara cevap vermekten ziyade teknik ve bilimsel açıklama yapmak mecburiyetinde olduklarını, Özetle 10.03.2016 tarihli raporu düzenleyen Makina Mühendisi bilirkişi ...'un açıkça tarafsızlık ilkesine aykırı davrandığını, Bunun yanısıra aynı bilirkişinin mahkemece kendisine verilen araçtaki şikayet nedeni ile meydana gelecek değer kaybı hesaplamasında da uyuşmazlıkla ilgisi olmayan bir yaklaşımla bir değer kaybı hesabı yapmış olduğunu, bu noktada esasen kendisine verilen görevin arka kelebek camda su sızdırma şikayeti nedeniyle dava konusu araçta meydana gelebilecek değer kaybının belirlenmesinden ibaret olduğunu, Öncelikle araçta su sızdırma şikayeti sebebiyle meydana gelecek değer kaybının ancak ve ancak su sızdırma şikayetinin devam edip etmediğinin, devam ediyorsa hangi parçaların değişimi ile giderilebileceği ve maliyetlerinin ortaya konması ile belirlenebileceğini, davanın bu aşamasında bahse konu bilirkişinin bunu yapmak yerine ilgisiz bir şekilde aracın 2. el değeri üzerinden bir takım verilere yer verdiğini, yine araç üzerinde hiçbir inceleme yapılmadığını, neticede bu bilirkişi tarafından hazırlanan ek ve kök rapor hüküm kurmaya yeterli olmadığından yerel mahkemece 10.02.2017 tarihli celsede yeniden araç üzerinde inceleme yapılmasına karar verilmiş olduğunu, - Bu karar doğrultusunda 20.02.2017 tarihli ara karar ile araç üzerinde 22.03.2017 tarihinde keşfen inceleme yapılmasına ve bilirkişi olarak Prof. Dr. ...ın atanmasına karar verilmiş olduğunu, karar doğrultusunda gerekli avansların dosyaya yatırıldığını, ancak keşif günü ve saatinde davacı tarafın hiçbir mazeret ileri sürmeksizin aracı hazır etmediğini ve bu keşfin yapılmasını ve aracın denetime elverişli bir şekilde incelenmesini engellemiş bulunmakta olduğunu, Bu durumun esasen yerel mahkemece verilen keşfen inceleme kararının ne kadar yerinde olduğunun göstergesi olduğunu, zira 20.02.2017 tarihli ara karardan da anlaşılacağı üzere söz konusu incelemenin giderinin kendilerine yükletildiğini ve bu giderin müvekkil şirket tarafından karşılandığını, keşif günü ve saatinin belirlendiğini ve hatta bilirkişinin dahi keşif günü ve saatinde huzurda hazır vaziyette davacının araç getirmesinin beklendiğini, bu aşamadan sonra keşif günü ve saatinde aracı hazır etmeyen davacı tarafın incelemenin usul ekonomisine aykırı olduğu iddiası ile aracı getirmekten kaçınmasının yegane sebebinin dava kapsamında sundukları tüm beyanlarının ispat edilmesi ihtimalini bertaraf etme gayreti olduğunu, - Akabinde mahkemede yaşanan hakim değişiklikleri nedeni ile araç üzerinde keşfen bir inceleme yapılamadığını ve maalesef dosyanın yerel mahkemedeki hakim değişiklikleri neticesinde tekrar dosyada daha önce rapor hazırlamış olan ...'a tevdi edilmiş olduğunu, bu esnada davaya konu aracın üçüncü bir kişiye satılıdığını ve davacı tarafın talebini ıslah ederek talebini ayıp iddiası nedeni ile değer kaybı talebine dönüştürmüş olduğunu, bu esnada mahkemenin ... aracın muayene evraklarını talep ettiğini ve gelen evrakta araçtaki kapı ve cam şikayetine ilişkin bir tespitin de bulunmadığının görüldüğünü, ancak dosyaya daha önce yanlı bir görüş bildiren ...'un yine aracı hiçbir şekilde incelemeden önceki değer kaybı hesabını yenilemiş olduğunu, yani heyetteki teknik bilirkişinin varlığını kabul ettiği şikayetler ile ilgili hiçbir görsel incelemesi bulunmadığını, bu bakımdan yerel mahkemenin 20.02.2017 tarihli ara kararın yerine getirilmediğini ve hükmün bu anlamda da usule aykırılık oluşturduğunu, Önceki raporda yer alan bu husustaki değerlendirmenin kelebek camla hiçbir ilgisi olmayan kullanıma bağlı olarak ortaya çıkan mekanik, elektrik, kaporta boya gibi hususlardaki eksiklerin 0 km aracın değerinde %20 eksilme yarattığına ilişkin olduğu ve araca 0 km olarak satın alındığı tarihte 113.073,25-TL ödendiği, aracın 2. el piyasa değerinin ( yani kullanılmış değeri) ise 88.000-TL olduğu, su sızdırma şikayeti nedeniyle araçta meydana gelen değer kaybının ise (113.073,25-TL-88.000-TL) aradaki farkın yani 22.000-TL olduğundan ibaret olduğunun görülmekte olduğunu, bilirkişinin bu basit matematik hesabını dahi yapamadığını, Oysa araçtaki şikâyetin ne elektrik ne kaporta ne mekanik ne de boya ile ilgili olmadığını, raporda bilirkişinin bu sonuca hangi bilimsel veriler ve objektif kriterlere dayanılarak varıldığına dair hiçbir bilgi bulunmadığını, bu tespitin bilimsel gerçeklik ile bağdaşmadığını ve tamamen bilirkişinin soyut kanaatini içermekte olduğunu, Bilirkişiden istenenin su sızdırma şikayeti nedeniyle araçta meydana gelen değer kaybının hesaplanması olduğunu, bilirkişiden istenenin 2013 yılında 113,073,025-TL ödenerek satın alınan aracın halihazırdaki piyasa değerinin ne kadar olduğu ve bu süreçte ne kadar değer kaybettiği olmadığını, Diğer yandan dosya kapsamında alınan önceki raporlardaki tespitlere bakıldığında son derece basit arka kelebek camdan su sızdırma şikâyeti nedeniyle 22.000-TL gibi fahiş ve gerçeklikten uzak bir değer kaybı meydana gelmiş olmasının kabul edilemeyeceğini, zaten bu gerçekliğin raporun 2. sayfasında (b) maddesinde yer alan tespitlerle ortaya çıkmış olduğunu, Bilirkişinin diğer tespitlerinin ise huzurdaki dava konusu ihtilafla ilgisi bulunmadığını, davacı tarafın bu yönde bir talebi olmamasına rağmen bilirkişinin 10.07.2017 tarihindeki aracın sıfır değeri ile aracın 2. elde satış değeri arasındaki farka ilişkin yaptığı hesaplamanın nazara alınmaması gerektiğini, davacının bu nevi bir talebi olduğu düşünülse dahi bu nevi bir hesaplamanın huzurdaki dava bakımından değer kaybı hesabında esas alınmasının mümkün olmadığını, yerel mahkemenin ise bu raporlar silsilesi içerisinde adeta kaybolduğunu ve çareyi delil tespit raporunda yer alan tespit ile ... isimli bilirkişinin yaptığı uyuşmazlıkla ile ilgisi olmayan hesaplamaya göre hüküm kurmuş olduğunu, yerel mahkemenin bu raporlara dayanılarak hüküm kurmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Davaya konu araçta davaya konu şikayetlerin bulunmadığı hususunun esasen aracın dava dışı 3. kişiye satışı sonrasına ilişkin servis kayıtları ile ortaya çıkmış olduğunu, 10.02.2017 tarihli celsede araç üzerinde keşfen inceleme yapılmasına karar verildiğini, akabinde 20.02.2017 tarihli arar karar ile keşif günü belirlenerek bilirkişi ataması yapılmış olduğunu, ancak davacı tarafın aracı kasıtlı olarak inceleme günü hazır etmediğini ve akabinde aracı sattığını beyan ettiğini, bu kişi tarafından aracın satış sonrası yetkili servislere girdiğini ve bu servis girişlerinde araçta var olduğu iddia edilen su sızdırma ve kapı şikayetlerine ilişkin bir şikayet başvurusunda bulunulmadığını, ekteki iş emirlerine bakıldığında bu durumum açıkça gözükmekte olduğunu, bu durumun esasen aracın bu kişiye satıldığı tarihte hiçbir şikayetinin bulunmadığını göstermekte olduğunu, yerel mahkemenin bu hususu atlamış olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Farz-ı mahal araçtaki şikayetlerinin devam ettiği kabul edilse dahi bu iki şikayetin basit ve maliyeti olmayan bir takım işlemlerle giderilebilir mahiyette olduğunu, dolayısıyla yerel mahkemenin bu hususu göz ardı ederek bilirkişi ... hatalı hesaplamalarına dayanarak hüküm kurmuş olmasının hatalı olduğunu,Dava konusu araçta iddia edilen şikayetlerinden hiç birinin bulunmamakta olduğunu, ancak farzı mahal araçtaki şikayetlerin devam ettiği kabul edilmiş olsa da bu şikayetlerin hükme esas alınan hesaplamada belirtildiği şekilde ne elektrik ne kaporta ne mekanik ne de boya ilgili şikayetler olmadığını, kelebek camdan su sızdırma şikayetinin basit bir izolasyon işlemi ile giderilebilir mahiyette olduğunu ve giderilmiş olduğunu, kapı şikayetinin ise basit bir ayarlama ile kalıcı olarak çözülebilir nitelikte olduğunu ve ayarlanmış olduğunu, bu iki şikayetin sadece basit bir işçilik ile giderilebileceğini, dolayısıyla bu iki şikayetin 22.000,00TL mertebesinde araç satış bedelinin neredeyse %20 si oranında değer kaybı yaratmasının mümkün olmadığını, Yerel mahkemenin bu hususu göz ardı ederek hüküm kurmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Yerel mahkemece davacı tarafın davayı ikame ederken ileri sürdüğü bedel iadesi ile ıslah ertesindeki tazminat kaleminin örtüşmediğini göz ardı etmiş olup bu sebeple kabul ret oranı belirlenmesi ve yargılama gideri ve vekalet ücreti hesabına ilişkin hatalı hüküm kurmuş olduğunu, Huzurdaki yargılamada davacı tarafın dava dilekçesindeki talebinin aracın geri alınarak araç satış bedeli olan 113.073-TL'nin kendilerine iadesi olduğunu, ıslah dilekçelerinde ise bu talebin 22.000-TL olarak indirilmiş olduğunu, yerel mahkemenin ise davayı ıslah dilekçesi doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olduğunu, Bir yargılamada talep ve sonucun azaltılması için davalı tarafların muvafakatlerine ihtiyaç olmadığı gibi ıslah yoluna başvurmasına da gerek olmadığını, bu durumda davacının talebini kısmi feragat yolu ile daraltabileceğini, bu hususun yani davanın değerinin azaltılmasının ıslah kapsamında değil, davadan feragat kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, Aşağıdaki Yargıtay içtihatları doğrultusunda davacının bu talebine ilişkin ıslah dilekçesiyle talebini daraltmış olmasının feragat anlamına geldiğini, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 02.07.2014 tarih 2014/23660 E. ve 2014/22599 K. sayılı kararında; ''...konut kredisi ve krediyi erken kapatması sebebi ile kendisinden alınan masrafların tahsili amacı ile eldeki davayı açmış, daha sonra ıslah dilekçesi ile talebini daraltmıştır. Islah talebi ile müddeabih daraltılamaz. Mahkemece, davacının alacağın bir kısmından vazgeçtiği nazara alınarak hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.'' şeklinde karar vermiş olduğunu, Yine Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 17.06.2014 tarih 2013/5703 E. ve 2014/4178 K. Sayılı kararında; ''Doktrinde bu işlem talep sonucunun daraltılması olarak kabul edilmektedir. Davacının talep sonucunu azaltması, davayı değiştirme veya genişletme sayılamaz. Tam veya kısmi feragat için de karşı tarafın iznine ya da ıslah yoluna başvurulmasına gerek yoktur ( Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, altıncı baskı, cilt IV, sayfa 4048-4049). Dolayısıyla davacının bu isteminin, ıslah müessesinin mahiyetiyle bağdaşır bir yönü bulunmamaktadır.'' şeklinde kararlar vermiş bulunduğunu, Yani davacının davanın başındaki davanın değeri 113.073-TL iken ıslah ertesinde bu değerin azaltılmış olduğunu, Mahkemece kabul edilen tutarın ise 22.000,00 TL olduğunu, ancak yerel mahkemenin davacının baştaki talebini, ıslah ertesindeki taleplerini, değerlerini ve yukarıdaki feragat hükümlerini doğru tayin edemediğini ve sonuç olarak yargılama giderleri ve ret vekalet ücreti bakımından esas alınması gereken kabul ret oranında hataya düşmüş olduğunu, yukarıda yer verilen esasa ilişkin istinaf sebeplerinin yerinde görülmemesi durumunda bu hususun nazara alınmasının zorunlu olduğunu, Hal böyleyken usul ve yasaya aykırı yerel mahkeme kararının kaldırılmasını ve davanın reddine karar verilmesini talep zorunluluğu hasıl olduğunu beyanla; Açıklanan ve re'sen gözetilecek sebeplerle; - İstinaf başvurularının kabulü ile İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi' nin 2014/1145 E. 2020/412 K. sayılı kararının kaldırılmasına ve yeniden yargılama yapılarak davanın reddine, - Yargılama giderinin ve vekâlet ücretinin davacıya tahmiline karar verilmesini talep etmiştir. DAVALI ... A.Ş. VEKİLİ İSTİNAF DİLEKÇESİNDE ÖZETLE; Yerel mahkemede görülmüş olan ticari alım satım sözleşmesi kapsamında ayıp iddiası ile malın iadesi talepli davada yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulü ile ayıp oranında indirim kararı verilmiş olduğunu, haksız ve mesnetsiz davanın kısmen dahi kabulünün mümkün olmadığını, Dava konusu '...' Marka, ''... ' tipi, 2013 model, ... Şasi numaralı aracın, ... plaka ile (0 km'de) 113.073,75TL karşılığında 09.10.2013 tarihli fatura ile müvekkil şirketten, davacı tarafından satın alınmış olduğunu, davacının, müvekkil şirketten satın almış olduğu aracın ayıplı olduğunu iddia ederek aracın satış bedelinin iadesi talepli dava açtığını, dava esnasında aracın satıldığını ve bu sefer aracın yalnızca satışında uğradığı zararı talep eden feragat dilekçesi sunulduğunu ve davacının bu talebinin mahkemece yanılgıya düşülerek ıslah şeklinde yorumlandığını ve davayı tamamen kabul etmiş olduğunu, her ne kadar gerekçeli kararın hüküm kısmında davanın kısmen kabul edildiği ifade edilmiş ise de mahkemece verilen kararın tamamen kabul olduğunu, öyle ki mahkemece reddedildiği iddia edilen tutar bakımından yargılama gideri yahut vekalet ücretine dahi hükmedilmemiş olduğunu, yerel mahkemece verilmiş kararın her yönü ile hukuka aykırı olup bozulması gerektiğini, Davacı tarafın dava dilekçesi ile ileri sürmediği bir talebi ıslah yolu ile talep etmesinin usulen mümkün olmadığını, bu hususun yerleşik Yargıtay içtihatları ile de sabit olduğunu, Islah yoluyla daha önce ileri sürülmeyen taleplerin ileri sürülebilmesinin mümkün olmadığını, zira davacı tarafın dava dilekçesi ile "ARACIN SATIŞINDA UĞRANILAN ZARAR" talebini ileri sürmediğini, zira zarar bulunmamakta olduğunu, davacının ıslah yolu ile böyle bir talep ileri sürebilmesinin imkanı olmadığını, bu hususun Yargıtay içtihatları ile de sabit olduğunu, Hukuk Genel Kurulu 15.06.2016, 4-1193/800 "Dava konusu edilmeyen bir şeyin ıslah yoluyla davaya ithaline ve dava konusu haline getirilmesine yasal açıdan olanak bulunmamaktadır…Açıklanan nedenlerle, haksız fiil nedenine dayalı tazminat istemli davada, davanın konusunu sadece maddi tazminat oluşturmaktadır. Dava konusu edilmeyen manevi tazminat talebi ayrı bir müddeabihtir. Bu nedenle de ıslahın konusu olamayacakları; eş söyleyişle eldeki davada başlangıçta dava edilmeyip, ıslahla davaya katılmak istenen manevi tazminat ayrı bir müddeabih olmakla, ayrı bir davanın konusunu teşkil edecekleri, kanaatına oyçokluğu ile varılmıştır.” Davacı ıslah yolu ile netice-i talebi daraltmakta olduğunu, davacının iradesinin ıslah değil davadan kısmi feragat olduğunu, Medeni usul hukukunda talep sonucunun tamamen ortadan kaldırılması veya daraltılması için feragatin bu amaca hizmet etmekte olduğunu, bu çerçevede talep sonucunun azaltılmasının kısmî feragatle mümkün hale geleceğini, davacının usule aykırı ıslah talebi ile yeni neticei talebinin satıştaki zararının tazmini olduğunu, ancak davacının asıl talebinin bedel iadesi olduğunu, gelinen noktada zarar tazmini talebinin, bedel iadesi talebinden çok daha dar bir talep olduğu noktasında duraksama bulunmadığını, hal böyle iken davacının netice-i talebi daraltma amacı güden ıslah talebinin kabulünün isabetsiz olacağını, bu konuda Yargıtay içtihatlarının da paralellik göstermekte olduğunu, T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2020/9591 K. 2020/8264 T. 24.12.2020 "Dava değerinin dava dilekçesinde 15.660 TL olarak belirtildiği görülmüş olup, davacı vekili 12.03.2019 tarihli duruşmada, taşınmaza zarar veren hayvanların 4/5'inin davalılara ait olduğunu, taleplerini 4/5 oranında düşürerek 12.528 TL üzerinden itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına karar verilmesini talep ettiklerini beyan etmiş, 18.04.2019 tarihli duruşmada ise icra inkar tazminatı talebinden vazgeçtiğini bildirmiştir. Mahkemece, davalıların zarardan sorumluluklarının oranı bakımından, davacı tarafın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuş ise de, davacının taşınmazlarına zarar veren hayvanlardan kaçının davalılara ait olduğu tüm dosya kapsamına göre tereddüte yer vermeyecek şekilde tespit edilemediği ve davacının sorumluluk oranı yönünden iddiasını ispatlayamadığından, davalının 1/6 oranında sorumlu olduğu yönündeki kabulü ve bu beyanının kendisini bağlayacağı da gözetilerek hüküm kurulması gerekmektedir. Hal böyle olunca mahkemece; davacıya ait taşınmaza zarar veren hayvanlar arasında davalıların hayvanlarının da olduğu, ancak hayvanlardan kaçının davalılara ait olduğu tespit edilemediğinden, davacının talep edebileceği zarar miktarından 1/6 oranında davalı ...'ın sorumlu olduğu gözetilerek hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

2.Kabule göre de, davacı vekili dava dilekçesinde 15.660 TL olarak belirttiği talebini, 4/5 oranında düşürerek 12.528 TL üzerinden itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir. Eldeki davada davacının talebi, maddi hukuka taalluk eden kısmi feragattir. Doktrinde buna talep sonucunun daraltılması (azaltılması) da denilmektedir. Tam veya kısmi feragat için karşı tarafın iznine ve ayrıca bunun için ıslah yoluna başvurulmasına gerek yoktur. (Baki Kuru - Hukuk Muhakemeleri Usulü - altıncı baskı cilt IV sayfa 4048-4049) Hal böyle olunca mahkemece, davacı tarafın talep sonucunu daraltmasının davadan kısmi feragat olarak kabul edilerek hüküm tesis edilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir." Yukarıdaki yüksek yargı kararında da görüleceği üzere davacının iradesinin kısmi feragat olarak değerlendirilerek, muvafakatlerinin sorulması ve buna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde ıslah talebinin kabulü ile davanın tamamen kabulüne karar verilmesi ve bu tamamen kabule rağmen sanki kısmen kabulmüş gibi ifade edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Israrla itiraz etmelerine rağmen gıyaplarında yaptırılmış delil tespitinin ilk derece yargılamasında hükme esas alındığını, salt bu hususun dahi bozmayı gerektirmekte olduğunu, Davacı yan tarafından, İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesi 2013/183 Değişik İş dosyası üzerinden alınan bilirkişi raporunun sunulmuş olduğunu, ancak mezkur rapor ve delil tespiti gıyaplarında yaptırıldığından bu raporun işbu yargılamada dikkate alınabilmesi mümkün değilken ilk derece mahkemesince sırf bu delil tespiti ile çelişki mevcut diye defalarca bilirkişi raporu aldırıldığını ve gerekçeli kararda dahi bu delil tespitine dayanılmış olduğunu, yerel mahkemece ısrarla bu duruma itiraz etmelerine rağmen gıyaplarında yaptırılmış delil tespitinin hükme esas alınmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, yüksek yargı içtihatlarında da bu durumun açıkça ifade edilmiş olduğunu, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 24.09.2012 tarih ve 2012/6042 E. ve 2012/12062 K. sayılı kararının; "Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; mahkemece mahallinde keşif yapılmaksızın Kartal 3. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2011/7 D. İş dosyası ile yapılan delil tespiti sonucunda alınan bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmiştir. Tespit dosyasında verilen 11.01.2011 tarihli kararla karşı tarafa tebligat yapılmaksızın mahallinde delillerin bilirkişi aracılığıyla tespitine karar verilmiş ve 13.01.2011 tarihinde yapılan delil tespiti davalının yokluğunda yapıldığı gibi, davalı vekili tarafından delil tespiti dosyasındaki bilirkişi raporuna itiraz edilmiştir. HUMK'nun 373. (HMK 403. md.) maddesi gereğince, delil tespiti yokluğunda yapılmış olan karşı taraf, delil tespitine itiraz edebilir. İtiraza uğramış olan delil tespiti raporu ise hükme esas alınamaz. O halde davalının rapora itirazları doğrultusunda mümkünse mahallinde keşif yapılıp, taraf ve Yargıtay denetimine açık, gerekçeli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan hususlar göz ardı edilerek, itiraza uğramış olan tesbit raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır” şeklinde olduğunu, Yukarıda sunulmuş Yargıtay kararında da görüleceği üzere gıyaplarında yaptırılmış delil tespiti raporunun hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, Dosya kapsamında mevcut 09.01.2015 tarihli bilirkişi raporunda açıkça tepit edildiği üzere; dava konusu araçta ayıp olarak nitelendirilebilecek bir arıza bulunmadığını, İlk derece mahkemesinin salt bu iki rapor arasındaki çelişkiyi dahi giderebilecek olduğunu, ancak bunun yerine araç fiilen incelenmeden ve dahi denetine elverişli, tüm çelişkileri gideren bir rapor alınmadan dosyanın karara çıktığını, Dava konusu araçta herhangi bir imalat hatası ve/ veya ayıp söz konusu olmadığını, Aracın satın alındığı tarihten sonra aracın farklı tarihlerde ve farklı sebeplerle müvekkil şirket servisine getirilmiş olduğunu, aracın müşterinin talepleri doğrultusunda eksiksiz ve kusursuz şekilde servis, bakım ve onarım hizmetlerini aldığını, tamamlanan ücretsiz servis ve onarım hizmetlerinden sonra aracın çalışır ve sorunsuz şekilde davacıya teslim edilmiş olduğunu, araca yapılan işlemlerin ve davacının aracı teslim aldığı hususunun daha önce cevap dilekçeleri ekinde sunmuş oldukları İş Emri Açılış/ Kapanış Evrakları ile de sabit olduğunu, Dava konusu araçta ayıp olarak nitelendirilebilecek hiçbir arıza bulanmadığını, ilk derece mahkemesinde yargılama esnasında defalarca bilirkişi raporu aldırıldığını, ancak bu raporlar incelendiğinde görüleceği üzere bilirkişi incelemelerinin tamamen dosya üzerinden gerçekleştirildiğini, hiçbir bilimsel değerlendirme içermeyen, kulaktan dolma bilgilerle, "bildiğim kadarıyla, bunu herkes bilir, halk bilmez ama bu işle uğraşanlar bilir" gibi ifadeleri sıklıkla içeren niteliksiz raporlar olduğunu, Yargılama esnasında ve gerekçeli kararda araç üzerinde inceleme gerçekleştirmeyip sadece dosya üzerinden inceleme gerçekleştiren bilirkişilerin, aracın sol arka camının su aldığını, sağ arka camının su aldığını, sağ kapısının tam olarak kapanmadığını ifade ettiklerini ve buna paralel olarak da gerekçeli kararda da araçta sanki bu arızalar mevcutmuşcasına karar verilmiş olduğunu, dava esnasında araçta yerinde inceleme üzerine hazırlanmış tek bilirkişi raporunun, 03.12.2015 tarihli bilirkişi raporu olduğunu, bu raporun da aracın sol camının su aldığı bunun birkaç saatlik bir onarımla giderilebileceği, sağ kapısının onarıldığı ve kapanmama gibi bir problemin kalmadığı hususlarının ifade edilmiş olduğunu, sağ arka camının su aldığı ile ilgili hiçbir tespit ise bulunmadığını, ancak gerekçeli kararda sanki araçta bu arızalar varmış gibi hüküm kurulmuş olduğunu, bunun asıl sebebinin hükme esas alınan bilirkişi raporunda bu arızalar sanki mevcutmuş gibi sayfalarca mütalaa yazılması olduğunu, hükme esas alınan bilirkişi raporu hukuka aykırı olduğu için, gerekçeli kararda hukuka aykırı olduğunu, Özetle dava konusu aracın yargılama esnasında 1 kez yerinde incelenmiş olduğunu ve bu inceleme sonrası 03.12.2015 tarihli bilirkişi raporunda; - Aracın sol arka camının su aldığı ancak bunun çok basit bir onarımla gidebileceği, - Sağ kapıda kapanma probleminin giderildiği, - Sağ arka camda ise herhangi bir su alma probleminin olmadığı hususlarının tespit edilmiş olduğunu, Aracın sağ kapasında ve sağ camında hiçbir problem yokken yargılamanın sanki bu problemler mevcutmuş gibi devam ettiğini ve en sonunda da aksi ispatlanmış bu vakılar üzerinden hüküm kurulmuş olduğunu, yargılamada rapor aldırılan bilirkişilerin aracın sağ arka camının su aldığına ve sağ kapıda kapanma problemi olduğuna yönelik tespitlerinin kaynağının anlaşılamadığını, bu yönde hiçbir tespit bulunmadığı hususunun dosya kapsamında görüleceğini,İnceleme tarihi itibariyle araçta bulunan tek arızanın sol arka camın su sızdırması olduğunu, ancak bilirkişi tarafından da ifade edildiği üzere bu arızanın çok kısa sürede onarılabilecek bir arıza olduğunu, yerleşik yargı içtihatları uyarınca böylesine küçük arızaların ayıp olarak nitelendirilebilmesine zaten imkan olmadığını, kaldı ki 09.10.2020 tarihli duruşmada diğer davalı tarafından ifade edildiği üzere aracın inceleme tarihi sonrası diğer davalı yetkili servisine gittiğini, ancak dava konusu araçta sol arka camın su alma yakınmasının devam etmediğinin görüldüğünü, bu husus duruşmada bildirilmiş olmasına rağmen hakim tarafından dikkate alınmadığını, Tüm bu sebeplerle hiçbir ayıbın bulunmadığı dava konusu aracın ayıplı olarak nitelendirilerek davanın kabulüne karar verilmesinin hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Davacının kısmi feragat sonrası talebinin, aracın satışında uğradığı zararın tazmini olduğunu, ancak mahkemece ayıp oranında indirime hükmedilmiş olduğunu, araçta ayıp bulunduğunu kabul etmemekle beraber mahkemece talepten farklı hüküm kurulmasının hukuka aykırı olmakla beraber davacı tarafın satışta hiçbir zararı bulunmamakta olduğunu, Davacının görünüşte ıslah ancak özünde feragat dilekçesi ile talebinin "dava konusu araç ile aracın ayıpsız mislinin arasındaki ikinci el satış fiyatı farkının hesaplanarak faizi ile birlikte ödenmesi" olduğunu, Yani davacının "benim aracımda ayıp var. Ben bu ayıp yüzünden aracı ucuza sattım. Eğer ayıp olmasaydı kaça satardım tespit edilsin. Ve buradaki zararım giderilsin." demekte olduğunu, ancak mahkemece davacının bu talebi anlaşılmayarak sanki davacı tarafından bedel indirimi talep ediliyormuş gibi hüküm kurulmuş olduğunu, öncelikle dava konusu araçta bir ayıp bulunmadığını ve davacı tarafından yargılama ile alakası bulunmayan yeni bir talebin ikame edilmesinin de hukuka aykırı olduğunu, Taleple bağlılık ilkesi uyarınca mahkemece yapılması gerekenin, dava konusu aracın emsalinin satış tarihi itibariyle ikinci el satış fiyatını tespit etmek, daha sonra dava konusu aracın gerçek satış bedelini tespit etmek (çünkü notere bildirilen satış bedellerinde sıklıkla muvazaa ile karşılaşılmakta olduğunu ) ve şayet usuli itirazlarını kabul etmez ise hüküm kurmak olduğunu, Dava konusu aracın '...' Marka, ''... ' tipi, 2013 model bir araç olduğunu, bu aracın 2013 yılında satış fiyatının 113.000,00-TL olduğunu, Satış tarihi 2017 yılında 4 yıl kullanılmış olan dava konusu aracın, satış sözleşmesine göre 83.000,00-TL bedelle satılmış olduğunu, dava konusu aracın satış tarihinde zaten değerinde satılmış olduğunu, davacının talebi olan satış fiyat farkının zaten bulunmamakta olduğunu, Bu hususun 19.04.2019 tarihli bilirkişi raporunda zaten açıkça ifade edilmiş olduğunu, mezkur raporda bilirkişinin; "Davacı tarafından 83.000-tl den piyasa rayicine göre iyi değerden satıldığı, Satış değerinin o tarihte tamda yerinde ve geçerli rayiç değer olduğunu tespit ettiğimizi,..., 83.000,00-TL 2. El rayiç değerin kadri maruf olduğuna dair görüş ve kanaaitimi belirtirim" şeklindeki mütaalasıyla dava konusu aracın değerinde satıldığını açıkça ifade etmiş olduğunu, hal böyle iken mahkemece yanılgıya düşülerek, zaten hatalı hesaplanmış dava konusu araçtaki bedel indirimi miktarının kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu, Dava konusu araç 2017 yılında tam olarak değerinde ve piyasa fiyatında satıldığından, davacının bu satış dolayısıyla hiçbir zararı bulunmadığını, hal böyle iken mahkemece zarara hükmedilmesinin doğru olmadığını, Yerel mahkemece ayıp oranında indirime hükmedilmesinin hukuka aykırı olmakla beraber ayıp bedelinin tespitinin de fahiş olduğunu, Dava konusu ayıp iddialarını kabul anlamına gelmemekle birlikte; bahse konu arızanın basit müdahalelerle dahi giderilebilir olduğunun dosya kapsamında alınan önceki bilirkişi raporları ile de sabit olduğunu, Araçta ayıp olduğu iddialarını kabul etmemekle beraber, aksi kanaat hasıl olduğu takdirde aracın bedeli üzerinden talep edilen % 20 oranında ayıp indiriminin (22.000-TL) fahiş bir rakam olduğunu, araçta oluşan arızaların kısa sürede tamir edilebilecek araçtan beklenen faydayı azaltmayan, aracın kullanım süre ve kilometresi göz önüne alındığında olağan ve basit müdahalelerle giderilmiş, önemsiz arızalar olduğunu, otomotiv sektöründe bir arıza ya da hasarın aracın 2. el piyasasında değerinin büyük ölçüde azaldığından bahsedebilmek için, aracın motor, mekanik, elektronik vs. aksanlarında ciddi bir problem olması ya da aracın kazaen ciddi hasar almış olması gerekmekte olduğunu, dava konusu aracın 2013 trafiğe çıkış tarihli, binlerce km kullanıldığı göz önüne alındığında araçta oluşan arızaların olağan (oluşabilicek) arızalardan olduğunun görülebileceğini, nitekim 2013 trafiğe çıkış tarihli, binlerce km yol yapmış bir araçta halihazırda arıza olmaması durumunun hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, Araçta oluşan arıza, aracın motorunda ya da elektrik aksanında meydana gelen büyük ölçüde değer kaybına neden olan arıza türlerinden olsaydı bedel indiriminden bahsedilebilecek olduğunu, ancak araçta oluşan arızaların fiziki arızalardan olup, aracın 2. el piyasa değerlerinde azalmaya yol açacak türden olmadığını, dava konusu araçtan faydalanmama halinin süreklilik kazanmasına neden olacak ciddiyette bir gizli veya açık ayıbın varlığından söz edilemeyeceğini, Bedel indirimini kabul anlamına gelmemekle birlikte %20 gibi bir oranda indirimin fahiş olduğunu, sol arka camın su sızdırması dolayısıyla aracın % 20 ucuza satılabileceğinin kabulünün mümkün olmadığını, zaten bu arızanın çok basit bir müdahale ile giderilebileceği hususunun bilirkişiler tarafından ifade edildiğini, Aracın ayıplı olduğunu kabul anlamına gelmemekle birlikte dava konusu aracın 7-8 yaşında ve benzer kilometrede olan olan emsal araçlar incelendiğinde de, araçta oluşan arızanın aracın 22.000-TL gibi daha düşük bedelle satılmasını gerektirecek nitelikte bir arıza olmadığının görüleceğini, davacının dava konusu aracını piyasa rayicine göre iyi bir değerden satmış olduğunu, yani dava konusu araçta var olduğu iddia edilen ayıp sebebi ile herhangi bir değer kaybı yaşanmadığını, bilirkişilerce hatalı ve bilimsel incelemeden uzak değerlendirmelerin mahkemece kabul edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Ayıp iddiasını kabul etmemekle birlikte, davacının taleplerini haklı gösterecek bir durum olmaması sebebi ile davanın reddi gerektiğini, bir an için aksi düşünülse dahi ayıp ihbarı süresi içerisinde yapılmadığından davanın bu yönü ile de reddi gerektiğini, Türk Hukukunda, ticari satışlar açısından ayıplı mal iddiasında olan tacirin seçimlik haklarını kullanabilmesi için satıcıya ayıp ihbarında bulunması gerektiği hususunun düzenlenmiş olduğunu, ayıp ihbarının alıcının ayıp nedeniyle doğan seçimlik haklarını kullanabilmesi amacıyla zamanında yapılması gereken bir bildirim olduğunu, Yasal süre içinde ayıp ihbarının yapılmamasının alıcının kanundan doğan seçimlik haklarına başvuramaması sonucunu doğurmakta olduğunu, bu durumda alıcı tacirin malı satın aldığı hali ile kabul etmekte ve seçimlik haklara başvuru hakkını kaybetmekte olduğunu, TBK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasında, satılanda olağan bir gözden geçirmeyle ortaya çıkarılamayacak bir ayıp bulunması hâlinde, bu tür bir ayıbın bulunduğu sonradan anlaşılırsa, ayıbın hemen satıcıya bildirilmesi gerektiği hususunun düzenlenmiş olduğunu, Somut olayda davacının, dava konusu aracı 09.10.2013 tarihinde teslim aldığını, ancak kanuni 2 ve 8 günlük hak düşürücü süreler içerisinde hiçbir ayıp ihbarında bulunmadığını, Daha sonra davacının aracını müvekkil şirket servisine getirdiğini, araç ile ilgili servis ve onarım işlemleri yapıldıktan sonra aracın davacıya kusursuz olarak çalışır şekilde teslim edildiğini, davacının ise aracın teslim edilmesinden haftalar sonra keşide ettiği ihtarname ile iddialarını ileri sürerek ayıp ihbarında bulunduğunu, her ne kadar ayıp iddialarını kabul etmiyor iseler de, davacı hali hazırda ayıp ihbar süresini kaçırdığı hatta ve hatta ücretsiz onarım hakkını kullandığından ötürü ihbar edeceği bir ayıbın söz konusu olmadığı hususunun açıkça ortada olduğunu, Ticari satım niteliğindeki dava konusu araç ile ilgili ayıp ihbarının belli sürelere riayet edilerek yapılması gerektiğini, davacı yanın basiretli bir tacir gibi davranarak kanunun ön gördüğü sürelere riayet etmek sureti ile ihbar külfetini yerine getirmesi gerektiğini, oysa somut olayda camdan su sızdığının öğrenildiği tarihten çok sonra, ayıp iddiasında bulunulduğunu, Yerel mahkemece yapılan incelemede, bilirkişi raporularında da bu önemli hususa dair herhangi bir inceleme yapılmadığını, TTK 23 ve TBK 223/2'de düzenlenmiş ve satıcı için önem teşkil eden ayıp ihbar sürelerinin göz ardı edildiğini, hal böyle iken ayıp iddialarını kabul etmemekle birlikte bir an için aksi düşünülse dahi davacının ayıp ihbar süresi içerisinde bildirimde bulunmamış olması sebebiyle davanın reddi gerektiğini ve talep edildiğini beyanla; Açıklanan ve re'sen dikkat edilmesi gereken nedenlerle; - İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 09/10/2020 tarih ve 2014/1145 E- 2020/412 K sayılı kararının kaldırılmasına ve davanın reddine, - Yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacı üzerine bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

HMK'nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde ise resen gözetilmek suretiyle yapılmıştır. Dava; dava konusu araç satış sözleşmesi kapsamında satılıp teslim edilen aracın ayıplı olduğu iddiası ile uğranılan değer kaybı sebebiyle bedel indirimi talebine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davalılar vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

Davacı vekili, dava konusu aracın davalı ...'den 09/10/2013 tarihinde (0) km olarak satın alındığını, ancak aracın ilk olarak satın alma esnasında ön çamurluk davlumbazında bir gamzeye rastlandığı ve vakumlanmak suretiyle bu ayıbın giderildiğini ve bedelde indirim yapıldığını, daha sonra sırasıyla 24/10/2013 tarihinde SRS ikaz göstergesinin yandığını ve MRM kumanda ünitesinin kontak hatası verdiğini ve söz konusu ayıbında davalı satıcı tarafından giderildiğini, 13/11/2013 tarihinde sol arka sürgülü camdan su aldığını ve davalı satıcı tarafından bu ayıbında giderildiğinin söylenerek aracın teslim edildiğini, 28/11/2013 tarihinde sol arka sürgülü camla birlikte sağ arka camdan da aracın su aldığını ve davalı yetkili servisine aracın götürüldüğünü ve aynı gün davalılara ayıbın ve aracın satış bedelinin ödenmesinin ihtarname ile ihbar edldiğini ve araçtaki söz konusu ayıbın giderildiği söylenerek aracın kendilerine teslim edildiğini, ancak ayıbın giderildiğinin söylenmesine rağmen aracın camlarının su almaya devam ettiğini, bu kez İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/183 değişik iş sayılı dosyasında delil tespiti yapıldığını ve rapor ile aracın sol arka sürgülü camının su aldığı ve aracın sağ ön kapısının tam olarak kapatılmadığının tespit edildiği, ayrıca ...A.Ş.'ye ait serviste aracın vites geçişlerinde aracın şaft kısmından ses gelmesi, bagaj kapağının ancak çok sert kapatıldığında kapanması ve sağ yan camlar ile araç genelinde meydana gelen lekeler nedeniyle aracın ayıplı olduğunu ve ayıp sebebiyle aracın iadesine ve ödenen bedelin temerrüt tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davacı vekili, 23/03/2018 tarihli ıslah dilekçesi ile; dava konusu aracın 10/07/2017 tarihinde satılması sebebiyle aracın iadesi ve bedelinin tahsili talebinin konusuz kaldığını ve bu sebeple aracın ayıplı olması sebebiyle semen tenziline ve değer kaybı zararına hükmedilmesini talep etmiş, 21/06/2019 tarihli duruşmada davanın 87.000,00-TL üzerinden kabulüne, mahkeme aksi kanaatte ise bilirkişi tarafından tespit edilen 22.000,00-TL'nin davalılardan tahsiline karar verilmesini beyan etmiş ve 09/10/2020 tarihli duruşmada taleplerini değer kaybı şeklinde ıslah ettiğini beyan etmiştir. Davalı .... vekili, davacı tarafından süresinde usulüne uygun ayıp ihbarında bulunulmadığını, araçta açık ve gizli ayıp bulunmadığını, araçla ilgili servise yapılan müracaatlarda onarım yapıldığını, araç bedeline temerrüt tarihinden itibaren faiz işletilemeyeceğini, delil tespiti dosyasındaki raporun hükme esas alınamayacağını, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı .... vekili, davacı tarafından süresinde usulüne uygun ayıp ihbarında bulunulmadığını, araçta iddia edilen gibi arıza ve ayıp bulunmadığını, davacının seçimlik haklardan onarım hakkını kullandığını, mahkeme aksi kanaatte olması halinde semenin tenzili yoluna gidilmesi gerektiğini, bedel iadesine karar verilmesi halinde davacının kullandığı süre bakımından değer kaybının tespit edilerek ödenmesi gerektiğini, delil tespiti dosyasındaki raporun hükme esas alınamayacağını, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Taraflar arasında dava konusu aracın davalı ... tarafından 09/10/2013 tarihinde (0) km olarak davacıya satılıp teslim edildiğine, davalı ...'nin dava konusu aracın üreticisi olduğuna, araçtaki iddia edilen ayıpların ortaya çıktığı tarihlerde ve dava tarihi itibariyle aracın garanti süresinin dolmadığına ilişkin hususlarda ihtilaf bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki ihtilaf; dava konusu aracın ayıplı olup olmadığı, ayıplı olması halinde ayıbın hangi sebepten kaynaklandığı, davacı tarafından süresinde usulüne uygun ayıp ihbarının yapılıp yapılmadığı, ayıp olması halinde bu ayıptan davalıların sorumlu olup olmadığı ve davacının değer kaybı sebebiyle bedel indirimi talep edip edemeyeceği, edebilmesi halinde miktarı, dava konusu aracın yargılama sırasında dava dışı üçüncü kişiye satılması ve davacının ıslah dilekçesi ile değer kaybı sebebiyle bedel indirimini talep etmesinin davadan kısmi feragat anlamına gelip gelmeyeceği, davacının bu talebini ıslah dilekçesi ile ileri sürüp süremeyeceği, delil tespiti dosyasındaki bilirkişi raporunun tek başına hükme esas alınıp alınmayacağı hususlarındadır.

Davacı tarafından dava konusu araçtaki aracın sağ ön kapısının tam olarak kapatılmadığına ilişkin ayıp iddiası yönünden ise; söz konusu ayıba ilişkin yargılama sırasında araç incelenmek suretiyle alınan bilirkişi raporu ve ek raporunda ve dosya üzerinden düzenlenen bilirkişi raporlarında iddia edilen ayıba ilişkin bir tespit yapılmadığı, araç şoförünün beyanına göre söz konusu ayıbın giderildiğinin belirtildiği görülmüştür. Bunun yanında söz konusu ayıp davacı tarafından aracın satın alınıp teslim alındığı sırada kontrol edilmesi ile tespit edilecek nitelikte bir ayıp olup, açık ayıp niteliğindedir. Davacı söz konusu ayıp yönünden TTK'nın 23/1-c maddesinde belirlenen ayıp ihbar süreleri içerisinde ayıp ihbarında bulunmamıştır.Dava konusu araçta yukarıda belirtilen arıza ve ayıpların çıkması üzerine davacı tarafından gecikmeksizin servise götürüldüğü, aracın en son sol arka sürgülü camla birlikte sağ arka camdan da su alması şikayeti ile davacı tarafından davalılara servise götürüldüğü gün ihtarname çekilmiş ve ayrıca İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/183 değişik iş sayılı dosyasında 09/12/2013 tarihinde delil tespiti yaptırılmak için başvurulduğu ve düzenlenen raporların davalılara tebliğ ettirildiği, söz konusu camın su alma şikayetinin kullanılmakla ortaya çıkacak gizli ayıp niteliğinde olduğu ve ortaya çıktığı tarihlerde de davacı tarafından servise götürülmek, ihtarname çekilmek ve delil tespiti yaptırılarak rapor tebliğ ettirilmek suretiyle süresinde davalılara ayıp ihbarında bulunulduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple davalıların belirtilen ayıplara ilişkin ayıp ihbarının süresinde yapılmadığı savunmaları ve istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir.Davacı tarafça iş bu dava ilk önce ayıplı aracın davalı tarafa iadesi ve ödenen bedelin davalılardan tahsili talebi ile açılmış, yargılama sırasında davacı tarafından aracın dava dışı kişiye satılması üzerine ıslah ile araçtaki değer kaybı sebebiyle bedel indirimi talep edilmiştir. Davalılar vekilleri tarafından söz konusu talebin ıslah ile talep edilemeyeceğini, bunun yanında talebin ıslah olmayıp kısmi feragat niteliğinde olduğu hususları savunma ve istinaf sebebi olarak ileri sürülmüştür. Dava konusu aracın yargılama sırasında satılması ile esasında aracın bedelinin iadesi talebi konusuz kalmış ve davacının talebi ayıp sebebi ile araçta oluşan değer kaybı sebebiyle bedel indirimi talebine kaymıştır. Islahla dava konusu edilen hususlar genişletilebilir veya değiştirilebilir.

Davacı tarafından aracın ayıplı olması sebebiyle ilk başta bedel iadesi talep edilmiş, ancak aracın satılması sebebiyle ayıp sebebiyle araçtaki değer kaybı sebebiyle bedel indirim talebinde bulunulmuştur. Bu durumda davacı kısmi ıslah ile dava konusu olan ayıplı araca ilişkin talebini değiştirmiştir. Yoksa davalıların savunduğu gibi dava konusu edilmeyen bir şey ıslah yoluyla davaya ithal edilmemiş veya dava konusu hâline getirilmemiştir. Bunun yanında davacı ıslah dilekçesi sunmamış olsa dahi TBK'nın 227/4 maddesi uyarınca alıcı sözleşmeden dönme hakkını kullanması hâlinde, durum bunu haklı göstermiyorsa hâkim, satılanın onarılmasına veya satış bedelinin indirilmesine karar verebilir. Dava konusu aracın satılması sebebiyle davacının bedel iadesi talebi konusuz kalmış ve ıslah ile talebini değiştirmiştir. Bu durumda ve TBK'nın 227/4 maddesi dikkate alındığında davacının konusu kalmayan talep hakkında davadan kısmi feragat ettiğinden söz edilemez. Bu sebeple davalıların bu yöndeki istinaf sebepleri de yerinde görülmemiştir.Davacı tarafından aracın satılması sebebiyle ayıplı araç satışı sebebiyle araçta meydana gelen değer kaybı kadar bedel indirimi talebinde bulunulmuştur. Söz konusu zarardan davalı satıcı ... Satış sözleşmesinin tarafı olarak, davalı ...Ş. ise garanti sözleşmesi kapsamında garanti veren olarak sorumludur. Dava konusu araçta çıkan ve yukarıda belirtilen bir kısım ayıplar davalı tarafından onarılmış ve bir kısım ayıp yönünden de bedel indirimi yapılmıştır. Bu ayıplar yönünden davacı bedel indirimi ve onarım hakkını kullanmıştır. Dolayısıyla söz konusu ayıplar yönünden davacının tekrar bedel indirim hakkı bulunmamaktadır. Esasında dava aracın sol arka sürgülü camdaki su almasına ilişkin ayıbın giderilmemesi üzerine açılmış, söz konusu ayıbın giderilmediği tespit edilmiş ve yargılamada bu ayıp üzerinden devam etmiştir. Bu sebeple sadece söz konusu bu ayıp dikkate alınmak suretiyle davacının araçta meydana gelen değer kaybının tespiti ile talep edebileceği bedel indirim miktarının belirlenmesi gerekmektedir. Dava konusu araç yargılama sırasında davacı tarafından dava dışı bir kişiye satılmıştır. Mahkemece alınan bilirkişi raporunda dava konusu aracın hasarsız rayiçlerine uygun bir bedel ile davacı tarafından satıldığı tespit edilmiştir.

Davacı tarafından dava konusu aracın mevcut olan ayıbı ile birlikte hasarsız rayicine uygun satıldığı tespit edildiğine göre söz konusu ayıp sebebiyle araçta değer kaybının meydana gelmediğinin kabulü gerekmektedir. Mahkemece bu husus dikkate alınarak davanın reddine karar verilmesi gerekmesine rağmen davanın kısmen kabulüne karar verilerek davacı lehine değer kaybına hükmetmesi yerinde olmamıştır. Bu sebeple davalılar vekillerinin istinaf sebepleri yerinde görülmüştür. Açıklanan nedenlerle, davalıların istinaf başvurularının ayrı ayrı kabulü ile, mahkemece deliller toplanılmış olup, yeniden yargılama yapılmasını gerektirir bir husus bulunmadığından HMK'nın 353/1-b2 maddesi uyarınca ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, Dairemizce esas hakkında yeniden karar verilerek davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmış ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Davalıların istinaf başvurularının ayrı ayrı KABULÜ ile; İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 09/10/2020 tarih ve 2014/1145 Esas - 2020/412 Karar sayılı kararının 6100 Sayılı HMK'nun 353/1-b2 maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, Dairemizce esas hakkında yeniden hüküm kurularak; Davacı tarafından davalılar aleyhine açılan davanın REDDİNE,

İLK DERECE MAHKEMESİ YÖNÜNDEN; 2-Dairemiz karar tarihi itibariyle alınması gereken 269,85 TL maktu karar harcının, davacı tarafından peşin yatırılan 1.931,05 TL harçtan mahsubu ile bakiye 1.661,2‬0 TL harcın talep halinde davacıya iadesine, 3-Davacı tarafından ilk derece mahkemesinde sarf edilen harç ve yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, 4-İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sırasında davalı ... A.Ş. tarafından sarf edildiği anlaşılan 167,7 TL tebligat/ posta giderinin davacıdan tahsili ile bu davalıya verilmesine, 5-İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sırasında davalı ... tarafından sarf edildiği anlaşılan 130,00 TL tebligat/ posta giderinin davacıdan tahsili ile bu davalıya verilmesine, 6-Davalılar yargılama sırasında kendilerini vekil ile temsil ettirdiğinden Dairemiz karar tarihinde yürürlükte bulunan 2023/ 2024 yılı AAÜT uyarınca red edilen miktar ve tarifenin 13/1 maddesi dikkate alınarak takdir edilen 17.900,00 TL maktu vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalılara verilmesine,7-Kullanılmayan gider avansı bulunması halinde avansı yatıran ilgili tarafa iadesine, İSTİNAF YÖNÜNDEN; 8-Harçlar Kanunu gereğince istinaf eden davalılar tarafından yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harçlarının hazineye gelir kaydına, istinaf karar harçlarının talep halinde davalılara iadesine, 9-Davalı ... A.Ş. tarafından istinaf aşamasında sarf edilen 162,10TL istinaf kanun yoluna başvurma harcının davacıdan tahsili ile bu davalıya verilmesine, 10-Davalı .... tarafından istinaf aşamasında sarf edilen 162,10TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı ile 32,50 TL posta gideri olmak üzere; toplam 194,6‬ TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile bu davalıya verilmesine, 11-Kullanılmayan gider avansı bulunması halinde avansı yatıran ilgili tarafa iadesine, 12-Dairemizce verilen kararın mahiyeti gereği İİK'nın 36/5.maddesi uyarınca davalılar tarafından yatırılan teminatların talep halinde kendilerine iadesine, 13-Kararın ilk derece mahkemesince taraflara tebliğe gönderilmesine, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 02/11/2023 tarihinde HMK'nın 362/1-a maddesi gereğince kesin olarak oy birliği ile karar verildi.

Karar Etiketleri
02.11.2023 REDDİNE ISTINAFHUKUK HUKUK Ticaret Hukuku 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 6100 sayılı HMK 297 maddesinde de hükmün delillerin tartışması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebebi ihtiva etmesi gerektiği hususlarının belirtilmiş olduğunu, Bunun yanı sıra Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 14.01.2014 tarih ve 2013/19243 E. ve 2014/249 K. sayılı kararında; “Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. H.U.M.K.nun 388. ( H.M.K. 297 )maddesi uyarınca mahkeme kararında, İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir“ şeklinde karar verilmiş olduğunu, Buna karşılık yerel mahkeme kararında; sadece dosya kapsamında alınan bilirkişi raporları ve özetlerinin sıralandığını ve raporlar arasındaki çelişkilerden bahsedildiğini ve sözde bir gerekçe ile delil tespiti dosyasındaki rapor alınarak hüküm kurulduğunun belirtildiğini, ancak mezkur kararda esas teşkil eden ret ve üstün tutulma sebeplerine yer verilmediğini, özellikle dosya kapsamında mezkur raporlara vaki itirazlarının değerlendirilmediğini, İşbu sebeple sözde ve yüzeysel bir gerekçe ile ret ve üstün tutma sebepleri belirtilmeden verilen yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini, Yerel mahkemenin kararına dayanak teşkil eden İstanbul Anadolu 17. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/163 D.İş sayılı delil tespit dosyası üzerinden alınan bilirkişi raporunun, müvekkil şirketin yokluğunda yapılan keşif sonucu, bilimsel gerekçelere yer verilmeksizin ve soyut kanaat ile istihsal edilmiş olup sadece işbu rapora itibar edilerek hüküm kurulmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Davacı tarafın huzurdaki davaya konu araç üzerinde davanın açılmasından önce İstanbul 7. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2013/163 D.İş sayılı dosyası üzerinden tespit yaptırarak iş bu tespit neticesinde alınan bilirkişi raporunu esas almak suretiyle huzurdaki davayı ikame etmiş bulunmakta olduğunu, Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında yer verildiği üzere tek taraflı olarak yapılan tespitteki bulgulara dayanılarak istihsal edilmiş bilirkişi raporlarının hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 24.09.2012 tarih ve 2012/6042 E. ve 2012/12062 K. sayılı kararında; " Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; mahkemece mahallinde keşif yapılmaksızın Kartal 3. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2011/7 D. İş dosyası ile yapılan delil tespiti sonucunda alınan bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmiştir. Tespit dosyasında verilen 11.01.2011 tarihli kararla karşı tarafa tebligat yapılmaksızın mahallinde delillerin bilirkişi aracılığıyla tespitine karar verilmiş ve 13.01.2011 tarihinde yapılan delil tespiti davalının yokluğunda yapıldığı gibi, davalı vekili tarafından delil tespiti dosyasındaki bilirkişi raporuna itiraz edilmiştir. HUMK'nun 373. (HMK 403. md.) maddesi gereğince, delil tespiti yokluğunda yapılmış olan karşı taraf, delil tespitine itiraz edebilir. İtiraza uğramış olan delil tespiti raporu ise hükme esas alınamaz. O halde davalının rapora itirazları doğrultusunda mümkünse mahallinde keşif yapılıp, taraf ve Yargıtay denetimine açık, gerekçeli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan hususlar göz ardı edilerek, itiraza uğramış olan tesbit raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır” şeklinde karar verilmiş olduğunu, Yerel Mahkemece hükme esas alınan davacı tarafından ibraz edilen ve huzurdaki davaya konu taleplere dayanak olarak gösterilen mezkur bilirkişi raporunun, tek taraflı inceleme ile hazırlanmış olup bilimsel hiçbir dayanağı olmayan varsayımlardan ibaret tespitler neticesinde varılan soyut kanaati içermekte olduğunu, raporun sadece aracın üzerine su dökülmesi şeklinde bilimsellikten uzak bir inceleme yaklaşımı ile oluşturulmuş olduğunu, yerel mahkemenin sadece bu rapora dayanarak araçtaki şikayetin devam ettiğine kanaat getirilmiş olmasının fahiş derecede hatalı olduğunu, Yargılama esnasında dosyaya ibraz edilen tüm raporların bilimsel dayanak ve gerekçelere yer verilmeden hazırlanmış ve bilirkişilerin mücerret kanaatini, varsayımlarını ve hatalı değerlendirmelerini ihtiva etmekte olduğunu, Öyle ki mahkeme yerel mahkemece 20.02.2017 tarihli ara karar ile keşif günü belirlenenek araç üzerinde inceleme kararı verildiğini, ancak bahse konu inceleme günü davacı tarafın aracı hazır etmediğini ve araç üzerinden yeniden inceleme yapılabilmesini engellemiş olduğunu, bu itibarla yargılama esnasında araçtaki su alma şikayetinin gerçekten devam edip etmediğine ilişkin araç üzerinde herhangi bir test ve yada inceleme yapılmaksızın karar verilmiş olduğunu, Bilirkişinin, raporunu hazırlarken, raporun dayanağı olan somut ve özel nedenleri bilimsel verilere uygun olarak göstermek zorunda olduğunu, 6100 sayılı HMK 266. maddesi ve devamı hükümlerinde öngörüldüğü üzere, bilirkişi raporunun Yargıtay denetimine de elverişli olacak şekilde bilgi ve belgeye dayanan gerekçe ihtiva etmesi gerektiğini, ancak bu şekilde hazırlanmış bir raporun denetiminin mümkün olup hükme esas teşkil edebileceğini, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 07.03.2006 tarih ve 2005/14887 E. ve 2006/1828 K. tarihli kararında; “Ancak, somut olayda her ne kadar bilirkişi incelemesi yaptırılarak rapor temin edilmiş ise de raporda varılan sonucun hukuki dayanakları. dökümleri ve ayrıntıları gösterilmemiş, böylece Yargıtay denetimine elverişli olmayacak şeklide soyut kavramlara dayalı rapor düzenlenmiştir. Bu haliyle rapor her türlü kuşkudan uzak mahkemeye, tam kanaat verici nitelikle olamayacağından hüküm kurmaya yeterli ve elverişli değildir. (Bilirkişilerin somut hukuki ve bilimsel verileri ortaya koyarak denetime elverişli rapor hazırlamaları gerekir.) Bu husus değerlendirilerek mahkemece yeniden oluşturacak (bilirkişiler kurulundan rapor alınarak deliller toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye ve yetersiz rapora dayalı hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir” şeklinde karar verilmiş bulunmakta olduğunu, Yerel Mahkemece yapılan yargılama esnasında dosyaya sunulan raporlara kronolojik olarak bakıldığında, - İTÜ Otomotiv Anabilim Dalından Makine Mühendisi Bilirkişisi Prof. Dr. ... ve Nitelikli Hesap Uzmanı ... alınan 12/01/2015 tarihli Bilirkişi Kök Raporunda özetle; davacının dava konusu ... plakalı araçtan faydalanamama halinin süreklilik kazanmasına neden olacak ciddiyette bir gizli veya açık ayıbın varlığından söz edilemeyeceği, araçtaki iki basit arızanın toplam 4 saatlik bir yetkili servis çalışmasıyla tamamen giderilebileceği, davanın aracın iadesi talebinin uygun olmadığı, bilirkişi heyetinden alınan 10/07/2015 tarihli ek raporun sonuç kısmında özetle; kök raporda belirtilen görüş ve kanaatlerinde bir değişiklik olmadığı hususlarının tespit ve rapor edildiğini, Bu raporda araçtaki şikayetlerin basit nitelikte olduğu ve sadece 4 saatlik bir servis çalışmasıyla tamamen giderilebileceği hususlarının açıkça belirtilmiş olduğunu, bu noktada araç üzerinde adliye otoparkında yapılan incelemede aracın şoförünün araçta hiçbir şikayet bulunmadığını belirtmesi üzerine bilirkişilerin aracın fotoğraflarını çekmek dışında hiç bir inceleme yapmadığını, - Yerel Mahkemenin bu tespite rağmen delil tespit raporu ve 12.01.2015 tarihli rapor arasında çelişli bulunması nedeni ile yeni bir heyetten rapor alınmasına karar verdiğini ve dosyanın bu yeni heyetin hatalı ve taraflı yaklaşımları nedeni ile tabiri caizse çıkmaza girdiğini, bu yeni heyetin araç üzerinde kesinlikle bir inceleme yapmadığını ve dosya üzerinden bir takım değerlendirmelerde bulunduğunu, işbu raporda teknik kurallarla ve dava konusu ile ilgisi olmayan ve başından sonuna ifade bozuklukları içeren, anlaşılması güç ve görev yetkilerini aşan aşağıdaki ön yargılara yer verilmiş olduğunu, Raporda aynen; - Raporun 1. sayfasında hiç bir açıklama yapılmaksızın “ ……………..araç müşteriye kusurlu satılmıştır” ifadesinin yer almakta olduğunu, - Raporun 2. sayfasında aynen “ …………………..iade alma uygulaması örnek teşkil edip kamuoyuna karşı bu açık taraflarının olması işlerine gelmemektedir” - Yine raporun 2. sayfasında aynen “…………aracın kullanılması esnasında müşteri açısından ölümle sonuçlanabilecek neticelerde söz konusu olabilir” ifadelerinin yer almakta olduğunu, - Raporun 3. sayfasında aynen “ Eminim Almanya Stutgart’taki Genel Müdürlüğün Türkiye’deki bu konudan haberi olsa aynı gün konuyu hem de misli ile Müşterisini memnun edecek çözümle sonuçlandırırdı” ifadelerinin yer almakta olduğunu, bu ifadelerden bu raporu hazırlayan bilirkişilerin konunun ne kadar uzağında olduğunun açıkça görülmekte olduğunu, Neticede denetime elverişli olmayan bu rapora vaki itirazları neticesinde dosyanın aynı heyete ek rapor için tevdi edilmiş olup bu defa aynı heyetin raporlarına vaki itirazlarını bilimsel olarak gidermek yerine kendi ifadeleri ile itirazlarına cevap mahiyetinde ek bir rapor tanzim etmiş olduklarını, 6100 sayılı HMK’nın 272. maddesinde hakimlerle ilgili ret ve yasaklılık sebeplerinin bilirkişiler için de uygulanacağı hususunun hüküm altına alınmış olup maddenin gerekçesinde ise “Bilirkişinin görevini yerine getirirken uyması gereken yükümlülüklerden birisini de, tarafsız davranma yükümlülüğü oluşturur. Bu yükümlülüğe uygun davranma, bilirkişinin, somut maddî sorunla ilgili olarak objektif bir biçimde oy ve görüşünü beyan edebilmesinin asgarî şartını teşkil eder. Çünkü, objektiflik ve tarafsızlık çok yakın bir ilişki içerisindedir; biri mevcut olmadan, diğerinin mevcudiyeti düşünülemez. Bu maddede yer alan düzenlemeyle, bilirkişinin tarafsızlığını ve objektifliğini sağlamaya yönelik kurumlar arasında yer alan bilirkişilik görevini yapmaktan yasaklı olma ile bilirkişinin reddi kurumları hüküm altına alınmış ve bu suretle bilirkişi pozisyon itibarıyla hâkimin konumuna yaklaştırılmıştır” denilmekte olduğunu, Dolayısıyla bilirkişilik müessesinin tarafsızlık ilkesi bakımından hakimlerin tabi olduğu kurallara tabi olduğunu, bilirkişilerin görevleri sırasında taraflara cevap vermekten ziyade teknik ve bilimsel açıklama yapmak mecburiyetinde olduklarını, Özetle 10.03.2016 tarihli raporu düzenleyen Makina Mühendisi bilirkişi ...'un açıkça tarafsızlık ilkesine aykırı davrandığını, Bunun yanısıra aynı bilirkişinin mahkemece kendisine verilen araçtaki şikayet nedeni ile meydana gelecek değer kaybı hesaplamasında da uyuşmazlıkla ilgisi olmayan bir yaklaşımla bir değer kaybı hesabı yapmış olduğunu, bu noktada esasen kendisine verilen görevin arka kelebek camda su sızdırma şikayeti nedeniyle dava konusu araçta meydana gelebilecek değer kaybının belirlenmesinden ibaret olduğunu, Öncelikle araçta su sızdırma şikayeti sebebiyle meydana gelecek değer kaybının ancak ve ancak su sızdırma şikayetinin devam edip etmediğinin, devam ediyorsa hangi parçaların değişimi ile giderilebileceği ve maliyetlerinin ortaya konması ile belirlenebileceğini, davanın bu aşamasında bahse konu bilirkişinin bunu yapmak yerine ilgisiz bir şekilde aracın 2. el değeri üzerinden bir takım verilere yer verdiğini, yine araç üzerinde hiçbir inceleme yapılmadığını, neticede bu bilirkişi tarafından hazırlanan ek ve kök rapor hüküm kurmaya yeterli olmadığından yerel mahkemece 10.02.2017 tarihli celsede yeniden araç üzerinde inceleme yapılmasına karar verilmiş olduğunu, - Bu karar doğrultusunda 20.02.2017 tarihli ara karar ile araç üzerinde 22.03.2017 tarihinde keşfen inceleme yapılmasına ve bilirkişi olarak Prof. Dr. ...ın atanmasına karar verilmiş olduğunu, karar doğrultusunda gerekli avansların dosyaya yatırıldığını, ancak keşif günü ve saatinde davacı tarafın hiçbir mazeret ileri sürmeksizin aracı hazır etmediğini ve bu keşfin yapılmasını ve aracın denetime elverişli bir şekilde incelenmesini engellemiş bulunmakta olduğunu, Bu durumun esasen yerel mahkemece verilen keşfen inceleme kararının ne kadar yerinde olduğunun göstergesi olduğunu, zira 20.02.2017 tarihli ara karardan da anlaşılacağı üzere söz konusu incelemenin giderinin kendilerine yükletildiğini ve bu giderin müvekkil şirket tarafından karşılandığını, keşif günü ve saatinin belirlendiğini ve hatta bilirkişinin dahi keşif günü ve saatinde huzurda hazır vaziyette davacının araç getirmesinin beklendiğini, bu aşamadan sonra keşif günü ve saatinde aracı hazır etmeyen davacı tarafın incelemenin usul ekonomisine aykırı olduğu iddiası ile aracı getirmekten kaçınmasının yegane sebebinin dava kapsamında sundukları tüm beyanlarının ispat edilmesi ihtimalini bertaraf etme gayreti olduğunu, - Akabinde mahkemede yaşanan hakim değişiklikleri nedeni ile araç üzerinde keşfen bir inceleme yapılamadığını ve maalesef dosyanın yerel mahkemedeki hakim değişiklikleri neticesinde tekrar dosyada daha önce rapor hazırlamış olan ...'a tevdi edilmiş olduğunu, bu esnada davaya konu aracın üçüncü bir kişiye satılıdığını ve davacı tarafın talebini ıslah ederek talebini ayıp iddiası nedeni ile değer kaybı talebine dönüştürmüş olduğunu, bu esnada mahkemenin ... aracın muayene evraklarını talep ettiğini ve gelen evrakta araçtaki kapı ve cam şikayetine ilişkin bir tespitin de bulunmadığının görüldüğünü, ancak dosyaya daha önce yanlı bir görüş bildiren ...'un yine aracı hiçbir şekilde incelemeden önceki değer kaybı hesabını yenilemiş olduğunu, yani heyetteki teknik bilirkişinin varlığını kabul ettiği şikayetler ile ilgili hiçbir görsel incelemesi bulunmadığını, bu bakımdan yerel mahkemenin 20.02.2017 tarihli ara kararın yerine getirilmediğini ve hükmün bu anlamda da usule aykırılık oluşturduğunu, Önceki raporda yer alan bu husustaki değerlendirmenin kelebek camla hiçbir ilgisi olmayan kullanıma bağlı olarak ortaya çıkan mekanik, elektrik, kaporta boya gibi hususlardaki eksiklerin 0 km aracın değerinde %20 eksilme yarattığına ilişkin olduğu ve araca 0 km olarak satın alındığı tarihte 113.073,25-TL ödendiği, aracın 2. el piyasa değerinin ( yani kullanılmış değeri) ise 88.000-TL olduğu, su sızdırma şikayeti nedeniyle araçta meydana gelen değer kaybının ise (113.073,25-TL-88.000-TL) aradaki farkın yani 22.000-TL olduğundan ibaret olduğunun görülmekte olduğunu, bilirkişinin bu basit matematik hesabını dahi yapamadığını, Oysa araçtaki şikâyetin ne elektrik ne kaporta ne mekanik ne de boya ile ilgili olmadığını, raporda bilirkişinin bu sonuca hangi bilimsel veriler ve objektif kriterlere dayanılarak varıldığına dair hiçbir bilgi bulunmadığını, bu tespitin bilimsel gerçeklik ile bağdaşmadığını ve tamamen bilirkişinin soyut kanaatini içermekte olduğunu, Bilirkişiden istenenin su sızdırma şikayeti nedeniyle araçta meydana gelen değer kaybının hesaplanması olduğunu, bilirkişiden istenenin 2013 yılında 113,073,025-TL ödenerek satın alınan aracın halihazırdaki piyasa değerinin ne kadar olduğu ve bu süreçte ne kadar değer kaybettiği olmadığını, Diğer yandan dosya kapsamında alınan önceki raporlardaki tespitlere bakıldığında son derece basit arka kelebek camdan su sızdırma şikâyeti nedeniyle 22.000-TL gibi fahiş ve gerçeklikten uzak bir değer kaybı meydana gelmiş olmasının kabul edilemeyeceğini, zaten bu gerçekliğin raporun 2. sayfasında (b) maddesinde yer alan tespitlerle ortaya çıkmış olduğunu, Bilirkişinin diğer tespitlerinin ise huzurdaki dava konusu ihtilafla ilgisi bulunmadığını, davacı tarafın bu yönde bir talebi olmamasına rağmen bilirkişinin 10.07.2017 tarihindeki aracın sıfır değeri ile aracın 2. elde satış değeri arasındaki farka ilişkin yaptığı hesaplamanın nazara alınmaması gerektiğini, davacının bu nevi bir talebi olduğu düşünülse dahi bu nevi bir hesaplamanın huzurdaki dava bakımından değer kaybı hesabında esas alınmasının mümkün olmadığını, yerel mahkemenin ise bu raporlar silsilesi içerisinde adeta kaybolduğunu ve çareyi delil tespit raporunda yer alan tespit ile ... isimli bilirkişinin yaptığı uyuşmazlıkla ile ilgisi olmayan hesaplamaya göre hüküm kurmuş olduğunu, yerel mahkemenin bu raporlara dayanılarak hüküm kurmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Davaya konu araçta davaya konu şikayetlerin bulunmadığı hususunun esasen aracın dava dışı 3. kişiye satışı sonrasına ilişkin servis kayıtları ile ortaya çıkmış olduğunu, 10.02.2017 tarihli celsede araç üzerinde keşfen inceleme yapılmasına karar verildiğini, akabinde 20.02.2017 tarihli arar karar ile keşif günü belirlenerek bilirkişi ataması yapılmış olduğunu, ancak davacı tarafın aracı kasıtlı olarak inceleme günü hazır etmediğini ve akabinde aracı sattığını beyan ettiğini, bu kişi tarafından aracın satış sonrası yetkili servislere girdiğini ve bu servis girişlerinde araçta var olduğu iddia edilen su sızdırma ve kapı şikayetlerine ilişkin bir şikayet başvurusunda bulunulmadığını, ekteki iş emirlerine bakıldığında bu durumum açıkça gözükmekte olduğunu, bu durumun esasen aracın bu kişiye satıldığı tarihte hiçbir şikayetinin bulunmadığını göstermekte olduğunu, yerel mahkemenin bu hususu atlamış olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Farz-ı mahal araçtaki şikayetlerinin devam ettiği kabul edilse dahi bu iki şikayetin basit ve maliyeti olmayan bir takım işlemlerle giderilebilir mahiyette olduğunu, dolayısıyla yerel mahkemenin bu hususu göz ardı ederek bilirkişi ... hatalı hesaplamalarına dayanarak hüküm kurmuş olmasının hatalı olduğunu,Dava konusu araçta iddia edilen şikayetlerinden hiç birinin bulunmamakta olduğunu, ancak farzı mahal araçtaki şikayetlerin devam ettiği kabul edilmiş olsa da bu şikayetlerin hükme esas alınan hesaplamada belirtildiği şekilde ne elektrik ne kaporta ne mekanik ne de boya ilgili şikayetler olmadığını, kelebek camdan su sızdırma şikayetinin basit bir izolasyon işlemi ile giderilebilir mahiyette olduğunu ve giderilmiş olduğunu, kapı şikayetinin ise basit bir ayarlama ile kalıcı olarak çözülebilir nitelikte olduğunu ve ayarlanmış olduğunu, bu iki şikayetin sadece basit bir işçilik ile giderilebileceğini, dolayısıyla bu iki şikayetin 22.000,00TL mertebesinde araç satış bedelinin neredeyse %20 si oranında değer kaybı yaratmasının mümkün olmadığını, Yerel mahkemenin bu hususu göz ardı ederek hüküm kurmuş olmasının usule ve yasaya aykırı olduğunu, Yerel mahkemece davacı tarafın davayı ikame ederken ileri sürdüğü bedel iadesi ile ıslah ertesindeki tazminat kaleminin örtüşmediğini göz ardı etmiş olup bu sebeple kabul ret oranı belirlenmesi ve yargılama gideri ve vekalet ücreti hesabına ilişkin hatalı hüküm kurmuş olduğunu, Huzurdaki yargılamada davacı tarafın dava dilekçesindeki talebinin aracın geri alınarak araç satış bedeli olan 113.073-TL'nin kendilerine iadesi olduğunu, ıslah dilekçelerinde ise bu talebin 22.000-TL olarak indirilmiş olduğunu, yerel mahkemenin ise davayı ıslah dilekçesi doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olduğunu, Bir yargılamada talep ve sonucun azaltılması için davalı tarafların muvafakatlerine ihtiyaç olmadığı gibi ıslah yoluna başvurmasına da gerek olmadığını, bu durumda davacının talebini kısmi feragat yolu ile daraltabileceğini, bu hususun yani davanın değerinin azaltılmasının ıslah kapsamında değil, davadan feragat kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, Aşağıdaki Yargıtay içtihatları doğrultusunda davacının bu talebine ilişkin ıslah dilekçesiyle talebini daraltmış olmasının feragat anlamına geldiğini, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 02.07.2014 tarih 2014/23660 E. ve 2014/22599 K. sayılı kararında; ''...konut kredisi ve krediyi erken kapatması sebebi ile kendisinden alınan masrafların tahsili amacı ile eldeki davayı açmış, daha sonra ıslah dilekçesi ile talebini daraltmıştır. Islah talebi ile müddeabih daraltılamaz. Mahkemece, davacının alacağın bir kısmından vazgeçtiği nazara alınarak hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.'' şeklinde karar vermiş olduğunu, Yine Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 17.06.2014 tarih 2013/5703 E. ve 2014/4178 K. Sayılı kararında; ''Doktrinde bu işlem talep sonucunun daraltılması olarak kabul edilmektedir. Davacının talep sonucunu azaltması, davayı değiştirme veya genişletme sayılamaz. Tam veya kısmi feragat için de karşı tarafın iznine ya da ıslah yoluna başvurulmasına gerek yoktur ( Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, altıncı baskı, cilt IV, sayfa 4048-4049). Dolayısıyla davacının bu isteminin, ıslah müessesinin mahiyetiyle bağdaşır bir yönü bulunmamaktadır.'' şeklinde kararlar vermiş bulunduğunu, Yani davacının davanın başındaki davanın değeri 113.073-TL iken ıslah ertesinde bu değerin azaltılmış olduğunu, Mahkemece kabul edilen tutarın ise 22.000,00 TL olduğunu, ancak yerel mahkemenin davacının baştaki talebini, ıslah ertesindeki taleplerini, değerlerini ve yukarıdaki feragat hükümlerini doğru tayin edemediğini ve sonuç olarak yargılama giderleri ve ret vekalet ücreti bakımından esas alınması gereken kabul ret oranında hataya düşmüş olduğunu, yukarıda yer verilen esasa ilişkin istinaf sebeplerinin yerinde görülmemesi durumunda bu hususun nazara alınmasının zorunlu olduğunu, Hal böyleyken usul ve yasaya aykırı yerel mahkeme kararının kaldırılmasını ve davanın reddine karar verilmesini talep zorunluluğu hasıl olduğunu beyanla; Açıklanan ve re'sen gözetilecek sebeplerle; - İstinaf başvurularının kabulü ile İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi' nin 2014/1145 E. 2020/412 K. sayılı kararının kaldırılmasına ve yeniden yargılama yapılarak davanın reddine, - Yargılama giderinin ve vekâlet ücretinin davacıya tahmiline karar verilmesini talep etmiştir. DAVALI ... A.Ş. VEKİLİ İSTİNAF DİLEKÇESİNDE ÖZETLE; Yerel mahkemede görülmüş olan ticari alım satım sözleşmesi kapsamında ayıp iddiası ile malın iadesi talepli davada yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulü ile ayıp oranında indirim kararı verilmiş olduğunu, haksız ve mesnetsiz davanın kısmen dahi kabulünün mümkün olmadığını, Dava konusu '...' Marka, ''... ' tipi, 2013 model, ... Şasi numaralı aracın, ... plaka ile (0 km'de) 113.073,75TL karşılığında 09.10.2013 tarihli fatura ile müvekkil şirketten, davacı tarafından satın alınmış olduğunu, davacının, müvekkil şirketten satın almış olduğu aracın ayıplı olduğunu iddia ederek aracın satış bedelinin iadesi talepli dava açtığını, dava esnasında aracın satıldığını ve bu sefer aracın yalnızca satışında uğradığı zararı talep eden feragat dilekçesi sunulduğunu ve davacının bu talebinin mahkemece yanılgıya düşülerek ıslah şeklinde yorumlandığını ve davayı tamamen kabul etmiş olduğunu, her ne kadar gerekçeli kararın hüküm kısmında davanın kısmen kabul edildiği ifade edilmiş ise de mahkemece verilen kararın tamamen kabul olduğunu, öyle ki mahkemece reddedildiği iddia edilen tutar bakımından yargılama gideri yahut vekalet ücretine dahi hükmedilmemiş olduğunu, yerel mahkemece verilmiş kararın her yönü ile hukuka aykırı olup bozulması gerektiğini, Davacı tarafın dava dilekçesi ile ileri sürmediği bir talebi ıslah yolu ile talep etmesinin usulen mümkün olmadığını, bu hususun yerleşik Yargıtay içtihatları ile de sabit olduğunu, Islah yoluyla daha önce ileri sürülmeyen taleplerin ileri sürülebilmesinin mümkün olmadığını, zira davacı tarafın dava dilekçesi ile "ARACIN SATIŞINDA UĞRANILAN ZARAR" talebini ileri sürmediğini, zira zarar bulunmamakta olduğunu, davacının ıslah yolu ile böyle bir talep ileri sürebilmesinin imkanı olmadığını, bu hususun Yargıtay içtihatları ile de sabit olduğunu, Hukuk Genel Kurulu 15.06.2016, 4-1193/800 "Dava konusu edilmeyen bir şeyin ıslah yoluyla davaya ithaline ve dava konusu haline getirilmesine yasal açıdan olanak bulunmamaktadır…Açıklanan nedenlerle, haksız fiil nedenine dayalı tazminat istemli davada, davanın konusunu sadece maddi tazminat oluşturmaktadır. Dava konusu edilmeyen manevi tazminat talebi ayrı bir müddeabihtir. Bu nedenle de ıslahın konusu olamayacakları; eş söyleyişle eldeki davada başlangıçta dava edilmeyip, ıslahla davaya katılmak istenen manevi tazminat ayrı bir müddeabih olmakla, ayrı bir davanın konusunu teşkil edecekleri, kanaatına oyçokluğu ile varılmıştır.” Davacı ıslah yolu ile netice-i talebi daraltmakta olduğunu, davacının iradesinin ıslah değil davadan kısmi feragat olduğunu, Medeni usul hukukunda talep sonucunun tamamen ortadan kaldırılması veya daraltılması için feragatin bu amaca hizmet etmekte olduğunu, bu çerçevede talep sonucunun azaltılmasının kısmî feragatle mümkün hale geleceğini, davacının usule aykırı ıslah talebi ile yeni neticei talebinin satıştaki zararının tazmini olduğunu, ancak davacının asıl talebinin bedel iadesi olduğunu, gelinen noktada zarar tazmini talebinin, bedel iadesi talebinden çok daha dar bir talep olduğu noktasında duraksama bulunmadığını, hal böyle iken davacının netice-i talebi daraltma amacı güden ıslah talebinin kabulünün isabetsiz olacağını, bu konuda Yargıtay içtihatlarının da paralellik göstermekte olduğunu, T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2020/9591 K. 2020/8264 T. 24.12.2020 "Dava değerinin dava dilekçesinde 15.660 TL olarak belirtildiği görülmüş olup, davacı vekili 12.03.2019 tarihli duruşmada, taşınmaza zarar veren hayvanların 4/5'inin davalılara ait olduğunu, taleplerini 4/5 oranında düşürerek 12.528 TL üzerinden itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına karar verilmesini talep ettiklerini beyan etmiş, 18.04.2019 tarihli duruşmada ise icra inkar tazminatı talebinden vazgeçtiğini bildirmiştir. Mahkemece, davalıların zarardan sorumluluklarının oranı bakımından, davacı tarafın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuş ise de, davacının taşınmazlarına zarar veren hayvanlardan kaçının davalılara ait olduğu tüm dosya kapsamına göre tereddüte yer vermeyecek şekilde tespit edilemediği ve davacının sorumluluk oranı yönünden iddiasını ispatlayamadığından, davalının 1/6 oranında sorumlu olduğu yönündeki kabulü ve bu beyanının kendisini bağlayacağı da gözetilerek hüküm kurulması gerekmektedir. Hal böyle olunca mahkemece; davacıya ait taşınmaza zarar veren hayvanlar arasında davalıların hayvanlarının da olduğu, ancak hayvanlardan kaçının davalılara ait olduğu tespit edilemediğinden, davacının talep edebileceği zarar miktarından 1/6 oranında davalı ...'ın sorumlu olduğu gözetilerek hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. 2) Kabule göre de, davacı vekili dava dilekçesinde 15.660 TL olarak belirttiği talebini, 4/5 oranında düşürerek 12.528 TL üzerinden itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir. Eldeki davada davacının talebi, maddi hukuka taalluk eden kısmi feragattir. Doktrinde buna talep sonucunun daraltılması (azaltılması) da denilmektedir. Tam veya kısmi feragat için karşı tarafın iznine ve ayrıca bunun için ıslah yoluna başvurulmasına gerek yoktur. (Baki Kuru - Hukuk Muhakemeleri Usulü - altıncı baskı cilt IV sayfa 4048-4049) Hal böyle olunca mahkemece, davacı tarafın talep sonucunu daraltmasının davadan kısmi feragat olarak kabul edilerek hüküm tesis edilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir." Yukarıdaki yüksek yargı kararında da görüleceği üzere davacının iradesinin kısmi feragat olarak değerlendirilerek, muvafakatlerinin sorulması ve buna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde ıslah talebinin kabulü ile davanın tamamen kabulüne karar verilmesi ve bu tamamen kabule rağmen sanki kısmen kabulmüş gibi ifade edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Israrla itiraz etmelerine rağmen gıyaplarında yaptırılmış delil tespitinin ilk derece yargılamasında hükme esas alındığını, salt bu hususun dahi bozmayı gerektirmekte olduğunu, Davacı yan tarafından, İstanbul 17. Sulh Hukuk Mahkemesi 2013/183 Değişik İş dosyası üzerinden alınan bilirkişi raporunun sunulmuş olduğunu, ancak mezkur rapor ve delil tespiti gıyaplarında yaptırıldığından bu raporun işbu yargılamada dikkate alınabilmesi mümkün değilken ilk derece mahkemesince sırf bu delil tespiti ile çelişki mevcut diye defalarca bilirkişi raporu aldırıldığını ve gerekçeli kararda dahi bu delil tespitine dayanılmış olduğunu, yerel mahkemece ısrarla bu duruma itiraz etmelerine rağmen gıyaplarında yaptırılmış delil tespitinin hükme esas alınmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, yüksek yargı içtihatlarında da bu durumun açıkça ifade edilmiş olduğunu, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 24.09.2012 tarih ve 2012/6042 E. ve 2012/12062 K. sayılı kararının; "Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; mahkemece mahallinde keşif yapılmaksızın Kartal 3. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2011/7 D. İş dosyası ile yapılan delil tespiti sonucunda alınan bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmiştir. Tespit dosyasında verilen 11.01.2011 tarihli kararla karşı tarafa tebligat yapılmaksızın mahallinde delillerin bilirkişi aracılığıyla tespitine karar verilmiş ve 13.01.2011 tarihinde yapılan delil tespiti davalının yokluğunda yapıldığı gibi, davalı vekili tarafından delil tespiti dosyasındaki bilirkişi raporuna itiraz edilmiştir. HUMK'nun 373. (HMK 403. md.) maddesi gereğince, delil tespiti yokluğunda yapılmış olan karşı taraf, delil tespitine itiraz edebilir. İtiraza uğramış olan delil tespiti raporu ise hükme esas alınamaz. O halde davalının rapora itirazları doğrultusunda mümkünse mahallinde keşif yapılıp, taraf ve Yargıtay denetimine açık, gerekçeli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan hususlar göz ardı edilerek, itiraza uğramış olan tesbit raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır” şeklinde olduğunu, Yukarıda sunulmuş Yargıtay kararında da görüleceği üzere gıyaplarında yaptırılmış delil tespiti raporunun hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, Dosya kapsamında mevcut 09.01.2015 tarihli bilirkişi raporunda açıkça tepit edildiği üzere; dava konusu araçta ayıp olarak nitelendirilebilecek bir arıza bulunmadığını, İlk derece mahkemesinin salt bu iki rapor arasındaki çelişkiyi dahi giderebilecek olduğunu, ancak bunun yerine araç fiilen incelenmeden ve dahi denetine elverişli, tüm çelişkileri gideren bir rapor alınmadan dosyanın karara çıktığını, Dava konusu araçta herhangi bir imalat hatası ve/ veya ayıp söz konusu olmadığını, Aracın satın alındığı tarihten sonra aracın farklı tarihlerde ve farklı sebeplerle müvekkil şirket servisine getirilmiş olduğunu, aracın müşterinin talepleri doğrultusunda eksiksiz ve kusursuz şekilde servis, bakım ve onarım hizmetlerini aldığını, tamamlanan ücretsiz servis ve onarım hizmetlerinden sonra aracın çalışır ve sorunsuz şekilde davacıya teslim edilmiş olduğunu, araca yapılan işlemlerin ve davacının aracı teslim aldığı hususunun daha önce cevap dilekçeleri ekinde sunmuş oldukları İş Emri Açılış/ Kapanış Evrakları ile de sabit olduğunu, Dava konusu araçta ayıp olarak nitelendirilebilecek hiçbir arıza bulanmadığını, ilk derece mahkemesinde yargılama esnasında defalarca bilirkişi raporu aldırıldığını, ancak bu raporlar incelendiğinde görüleceği üzere bilirkişi incelemelerinin tamamen dosya üzerinden gerçekleştirildiğini, hiçbir bilimsel değerlendirme içermeyen, kulaktan dolma bilgilerle, "bildiğim kadarıyla, bunu herkes bilir, halk bilmez ama bu işle uğraşanlar bilir" gibi ifadeleri sıklıkla içeren niteliksiz raporlar olduğunu, Yargılama esnasında ve gerekçeli kararda araç üzerinde inceleme gerçekleştirmeyip sadece dosya üzerinden inceleme gerçekleştiren bilirkişilerin, aracın sol arka camının su aldığını, sağ arka camının su aldığını, sağ kapısının tam olarak kapanmadığını ifade ettiklerini ve buna paralel olarak da gerekçeli kararda da araçta sanki bu arızalar mevcutmuşcasına karar verilmiş olduğunu, dava esnasında araçta yerinde inceleme üzerine hazırlanmış tek bilirkişi raporunun, 03.12.2015 tarihli bilirkişi raporu olduğunu, bu raporun da aracın sol camının su aldığı bunun birkaç saatlik bir onarımla giderilebileceği, sağ kapısının onarıldığı ve kapanmama gibi bir problemin kalmadığı hususlarının ifade edilmiş olduğunu, sağ arka camının su aldığı ile ilgili hiçbir tespit ise bulunmadığını, ancak gerekçeli kararda sanki araçta bu arızalar varmış gibi hüküm kurulmuş olduğunu, bunun asıl sebebinin hükme esas alınan bilirkişi raporunda bu arızalar sanki mevcutmuş gibi sayfalarca mütalaa yazılması olduğunu, hükme esas alınan bilirkişi raporu hukuka aykırı olduğu için, gerekçeli kararda hukuka aykırı olduğunu, Özetle dava konusu aracın yargılama esnasında 1 kez yerinde incelenmiş olduğunu ve bu inceleme sonrası 03.12.2015 tarihli bilirkişi raporunda; - Aracın sol arka camının su aldığı ancak bunun çok basit bir onarımla gidebileceği, - Sağ kapıda kapanma probleminin giderildiği, - Sağ arka camda ise herhangi bir su alma probleminin olmadığı hususlarının tespit edilmiş olduğunu, Aracın sağ kapasında ve sağ camında hiçbir problem yokken yargılamanın sanki bu problemler mevcutmuş gibi devam ettiğini ve en sonunda da aksi ispatlanmış bu vakılar üzerinden hüküm kurulmuş olduğunu, yargılamada rapor aldırılan bilirkişilerin aracın sağ arka camının su aldığına ve sağ kapıda kapanma problemi olduğuna yönelik tespitlerinin kaynağının anlaşılamadığını, bu yönde hiçbir tespit bulunmadığı hususunun dosya kapsamında görüleceğini,İnceleme tarihi itibariyle araçta bulunan tek arızanın sol arka camın su sızdırması olduğunu, ancak bilirkişi tarafından da ifade edildiği üzere bu arızanın çok kısa sürede onarılabilecek bir arıza olduğunu, yerleşik yargı içtihatları uyarınca böylesine küçük arızaların ayıp olarak nitelendirilebilmesine zaten imkan olmadığını, kaldı ki 09.10.2020 tarihli duruşmada diğer davalı tarafından ifade edildiği üzere aracın inceleme tarihi sonrası diğer davalı yetkili servisine gittiğini, ancak dava konusu araçta sol arka camın su alma yakınmasının devam etmediğinin görüldüğünü, bu husus duruşmada bildirilmiş olmasına rağmen hakim tarafından dikkate alınmadığını, Tüm bu sebeplerle hiçbir ayıbın bulunmadığı dava konusu aracın ayıplı olarak nitelendirilerek davanın kabulüne karar verilmesinin hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Davacının kısmi feragat sonrası talebinin, aracın satışında uğradığı zararın tazmini olduğunu, ancak mahkemece ayıp oranında indirime hükmedilmiş olduğunu, araçta ayıp bulunduğunu kabul etmemekle beraber mahkemece talepten farklı hüküm kurulmasının hukuka aykırı olmakla beraber davacı tarafın satışta hiçbir zararı bulunmamakta olduğunu, Davacının görünüşte ıslah ancak özünde feragat dilekçesi ile talebinin "dava konusu araç ile aracın ayıpsız mislinin arasındaki ikinci el satış fiyatı farkının hesaplanarak faizi ile birlikte ödenmesi" olduğunu, Yani davacının "benim aracımda ayıp var. Ben bu ayıp yüzünden aracı ucuza sattım. Eğer ayıp olmasaydı kaça satardım tespit edilsin. Ve buradaki zararım giderilsin." demekte olduğunu, ancak mahkemece davacının bu talebi anlaşılmayarak sanki davacı tarafından bedel indirimi talep ediliyormuş gibi hüküm kurulmuş olduğunu, öncelikle dava konusu araçta bir ayıp bulunmadığını ve davacı tarafından yargılama ile alakası bulunmayan yeni bir talebin ikame edilmesinin de hukuka aykırı olduğunu, Taleple bağlılık ilkesi uyarınca mahkemece yapılması gerekenin, dava konusu aracın emsalinin satış tarihi itibariyle ikinci el satış fiyatını tespit etmek, daha sonra dava konusu aracın gerçek satış bedelini tespit etmek (çünkü notere bildirilen satış bedellerinde sıklıkla muvazaa ile karşılaşılmakta olduğunu ) ve şayet usuli itirazlarını kabul etmez ise hüküm kurmak olduğunu, Dava konusu aracın '...' Marka, ''... ' tipi, 2013 model bir araç olduğunu, bu aracın 2013 yılında satış fiyatının 113.000,00-TL olduğunu, Satış tarihi 2017 yılında 4 yıl kullanılmış olan dava konusu aracın, satış sözleşmesine göre 83.000,00-TL bedelle satılmış olduğunu, dava konusu aracın satış tarihinde zaten değerinde satılmış olduğunu, davacının talebi olan satış fiyat farkının zaten bulunmamakta olduğunu, Bu hususun 19.04.2019 tarihli bilirkişi raporunda zaten açıkça ifade edilmiş olduğunu, mezkur raporda bilirkişinin; "Davacı tarafından 83.000-tl den piyasa rayicine göre iyi değerden satıldığı, Satış değerinin o tarihte tamda yerinde ve geçerli rayiç değer olduğunu tespit ettiğimizi,..., 83.000,00-TL 2. El rayiç değerin kadri maruf olduğuna dair görüş ve kanaaitimi belirtirim" şeklindeki mütaalasıyla dava konusu aracın değerinde satıldığını açıkça ifade etmiş olduğunu, hal böyle iken mahkemece yanılgıya düşülerek, zaten hatalı hesaplanmış dava konusu araçtaki bedel indirimi miktarının kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu, Dava konusu araç 2017 yılında tam olarak değerinde ve piyasa fiyatında satıldığından, davacının bu satış dolayısıyla hiçbir zararı bulunmadığını, hal böyle iken mahkemece zarara hükmedilmesinin doğru olmadığını, Yerel mahkemece ayıp oranında indirime hükmedilmesinin hukuka aykırı olmakla beraber ayıp bedelinin tespitinin de fahiş olduğunu, Dava konusu ayıp iddialarını kabul anlamına gelmemekle birlikte; bahse konu arızanın basit müdahalelerle dahi giderilebilir olduğunun dosya kapsamında alınan önceki bilirkişi raporları ile de sabit olduğunu, Araçta ayıp olduğu iddialarını kabul etmemekle beraber, aksi kanaat hasıl olduğu takdirde aracın bedeli üzerinden talep edilen % 20 oranında ayıp indiriminin (22.000-TL) fahiş bir rakam olduğunu, araçta oluşan arızaların kısa sürede tamir edilebilecek araçtan beklenen faydayı azaltmayan, aracın kullanım süre ve kilometresi göz önüne alındığında olağan ve basit müdahalelerle giderilmiş, önemsiz arızalar olduğunu, otomotiv sektöründe bir arıza ya da hasarın aracın 2. el piyasasında değerinin büyük ölçüde azaldığından bahsedebilmek için, aracın motor, mekanik, elektronik vs. aksanlarında ciddi bir problem olması ya da aracın kazaen ciddi hasar almış olması gerekmekte olduğunu, dava konusu aracın 2013 trafiğe çıkış tarihli, binlerce km kullanıldığı göz önüne alındığında araçta oluşan arızaların olağan (oluşabilicek) arızalardan olduğunun görülebileceğini, nitekim 2013 trafiğe çıkış tarihli, binlerce km yol yapmış bir araçta halihazırda arıza olmaması durumunun hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, Araçta oluşan arıza, aracın motorunda ya da elektrik aksanında meydana gelen büyük ölçüde değer kaybına neden olan arıza türlerinden olsaydı bedel indiriminden bahsedilebilecek olduğunu, ancak araçta oluşan arızaların fiziki arızalardan olup, aracın 2. el piyasa değerlerinde azalmaya yol açacak türden olmadığını, dava konusu araçtan faydalanmama halinin süreklilik kazanmasına neden olacak ciddiyette bir gizli veya açık ayıbın varlığından söz edilemeyeceğini, Bedel indirimini kabul anlamına gelmemekle birlikte %20 gibi bir oranda indirimin fahiş olduğunu, sol arka camın su sızdırması dolayısıyla aracın % 20 ucuza satılabileceğinin kabulünün mümkün olmadığını, zaten bu arızanın çok basit bir müdahale ile giderilebileceği hususunun bilirkişiler tarafından ifade edildiğini, Aracın ayıplı olduğunu kabul anlamına gelmemekle birlikte dava konusu aracın 7-8 yaşında ve benzer kilometrede olan olan emsal araçlar incelendiğinde de, araçta oluşan arızanın aracın 22.000-TL gibi daha düşük bedelle satılmasını gerektirecek nitelikte bir arıza olmadığının görüleceğini, davacının dava konusu aracını piyasa rayicine göre iyi bir değerden satmış olduğunu, yani dava konusu araçta var olduğu iddia edilen ayıp sebebi ile herhangi bir değer kaybı yaşanmadığını, bilirkişilerce hatalı ve bilimsel incelemeden uzak değerlendirmelerin mahkemece kabul edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olup bozmayı gerektirmekte olduğunu, Ayıp iddiasını kabul etmemekle birlikte, davacının taleplerini haklı gösterecek bir durum olmaması sebebi ile davanın reddi gerektiğini, bir an için aksi düşünülse dahi ayıp ihbarı süresi içerisinde yapılmadığından davanın bu yönü ile de reddi gerektiğini, Türk Hukukunda, ticari satışlar açısından ayıplı mal iddiasında olan tacirin seçimlik haklarını kullanabilmesi için satıcıya ayıp ihbarında bulunması gerektiği hususunun düzenlenmiş olduğunu, ayıp ihbarının alıcının ayıp nedeniyle doğan seçimlik haklarını kullanabilmesi amacıyla zamanında yapılması gereken bir bildirim olduğunu, Yasal süre içinde ayıp ihbarının yapılmamasının alıcının kanundan doğan seçimlik haklarına başvuramaması sonucunu doğurmakta olduğunu, bu durumda alıcı tacirin malı satın aldığı hali ile kabul etmekte ve seçimlik haklara başvuru hakkını kaybetmekte olduğunu, TBK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasında, satılanda olağan bir gözden geçirmeyle ortaya çıkarılamayacak bir ayıp bulunması hâlinde, bu tür bir ayıbın bulunduğu sonradan anlaşılırsa, ayıbın hemen satıcıya bildirilmesi gerektiği hususunun düzenlenmiş olduğunu, Somut olayda davacının, dava konusu aracı 09.10.2013 tarihinde teslim aldığını, ancak kanuni 2 ve 8 günlük hak düşürücü süreler içerisinde hiçbir ayıp ihbarında bulunmadığını, Daha sonra davacının aracını müvekkil şirket servisine getirdiğini, araç ile ilgili servis ve onarım işlemleri yapıldıktan sonra aracın davacıya kusursuz olarak çalışır şekilde teslim edildiğini, davacının ise aracın teslim edilmesinden haftalar sonra keşide ettiği ihtarname ile iddialarını ileri sürerek ayıp ihbarında bulunduğunu, her ne kadar ayıp iddialarını kabul etmiyor iseler de, davacı hali hazırda ayıp ihbar süresini kaçırdığı hatta ve hatta ücretsiz onarım hakkını kullandığından ötürü ihbar edeceği bir ayıbın söz konusu olmadığı hususunun açıkça ortada olduğunu, Ticari satım niteliğindeki dava konusu araç ile ilgili ayıp ihbarının belli sürelere riayet edilerek yapılması gerektiğini, davacı yanın basiretli bir tacir gibi davranarak Kanunu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu HMK md.272 HMK md.353/1 İİK md.36/5 TBK md.223 K6100 md.266 K6100 md.297 TBK md.227/4 HMK md.355 TBK md.219 K6100 md.272 HMK md.266 HMK md.297 TTK md.23/1 TBK md.223/2 TTK md.23 K6100 md.2 HMK md.362/1 HMK md.403