11. Hukuk Dairesi
11. Hukuk Dairesi 2012/1192 E. , 2012/17778 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :SULH HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada Kartal 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce verilen 24/03/2011 tarih ve 2010/1310-2011/423 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı aleyhine müvekkilinin alacağından dolayı başlatılan icra takibine davalı tarafından haksız ve yersiz olarak itiraz edildiğini ileri sürerek, davalının itirazının iptaline, toplam alacağın %40'ı oranında icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, takip konusu faturaların icra takibi ile öğrenildiğini, davaya konu müddeabihin 14.09.2010 tarihinde ödendiğini belirerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, borcun dava açıldıktan sonra ödendiği, davalı tarafın icra takibine geçilmesine ve dava açılmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile takip tarihinden itibaren yürütülen reeskont avans faizine itirazın iptaline, takip tarihinden itibaren faiz yürütülmesine, 1.062,08 TL %40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline, davalı tarafın kötüniyet tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
1.Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, hükmün “Davanın kısmen kabulü-kısmen reddi ile, asıl alacak davadan sonra ödendiğinden takip tarihinden itibaren yürütülen reeskont avans faizine itirazın iptaline, takip tarihinden itibaren faiz yürütülmesine,...” karar verilmiş ise de, hükmün bu haliyle ret ve kabul edilen kısımlarının açıkça anlaşılmadığı ve infazda tereddüt oluşturacak şekilde iki farklı faiz oranı belirtildiği anlaşılmıştır. Anayasa'nın 141. maddesi ile yargılamanın aleniyeti ilkesi benimsenmiştir. Bunun anlamı yargılamanın açık yürütülmesi, kurulan kısa kararda hüküm altına alınan hususların açıkça yazılması ve sonradan yazılan gerekçeli kararın da, önceki kısa karara uygun olmasıdır. HUMK'nın 388. maddesi, mahkeme kararlarında nelerin yazılacağını anlatır. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Aynı kural HUMK'nın 389. maddesinde de tekrarlanmış, HUMK'nın 381. maddesinde ise “Kararın tefhimi en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.
Bu biçim, yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır, yargılamanın aleniyeti ilkesine uyulmamış ve yargı kararlarına güven sarsılmış olur. Hatta, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamamış olur.
Somut olayda, yukarıda açıklandığı şekilde verilen kısa kararın, karar tarihinde yürürlükte olan HUMK’nın 381 ve 388. maddesi ve inceleme tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 294. ve 297. maddeleri anlamında bir kısa karar tefhimi olarak da kabulü, bu nedenlerle mümkün değildir. Bu itibarla, tarafların hak ve yükümlülüklerini tam olarak belirten ve infazda tereddüt oluşturmayacak şekilde açıklanan yasa hükümlerine uygun olarak bir karar vermek gerekirken, yazılı olduğu şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
2.Bozma neden ve şekline göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.