4. Hukuk Dairesi
T.C.
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
4. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO: 2024/2100
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ: BAKIRKÖY 4. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ: 29/01/2024
NUMARASI : 2023/929 Esas - 2024/81 Karar
DAVANIN KONUSU: Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan)
İSTİNAF KARAR TARİHİ: 21/01/2026
Yukarıda yazılı ilk derece mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla HMK' nın 353. maddesi gereğince dosya incelendi,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ
Davacı vekili dava dilekçesinde; Davalıların ... isimli web sitesi üzerinden 4 Temmuz 2019 tarihinde https://... /...- ... web adresiyle yayınlanın haber ile ve 01/07/2019 tarihli haber ile müvekkili şirketin marka ve kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan 500.000-TL manevi tazminatın yayın tarihi olan 04/07/2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline, dava konusu haberlerdeki içeriklerle aynı ve benzeri nitelikte haberlerin yayınlanmaması yönünde ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde; Müvekkillerinden ...'a genel yayın yönetmeni sıfatıyla dava açıldığını, davalı müvekkilinin içerik sağlayıcı sıfatına haiz olmadığından bu davanın ...'a yöneltilmesinin mümkün olmadığından pasif husumet yokluğu sebebiyle davanın reddi gerektiğini, müvekkilinin dava konusu haberin yayınlandığı ... adlı internet sitesinin içerik sağlayıcısı olmadığını, bu sebeple müvekkiline husumet yöneltilmesinin mümkün olmadığını, davaya konu haberin usul ve yasaya uygun olup basın özgürlüğü kapsamında korunmasını, haberin görünen gerçeği uygun olduğunu, dava konusu haberde kişilik haklarına saldırı olmadığını, haberin yapılmasında kamu yararının bulunduğunu, açılan haksız ve mesnetsiz davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir,
İlk Derece Mahkemesince; "...Mahkememizce, tüm dosya kapsamı ve davalı tarafların cevap dilekçeleri birlikte incelendiğinde; davalı internet sitesi üzerinden yapılan haberlerin içeriği incelendiğinde, davalı internet sitesi üzerinden yapılan haberlerin, TMK 24.maddesi kapsamında davacı tarafın kişilik haklarını zedeler nitelikte bulunmadığı ve TBK 49.maddesi kapsamında, haber kanalı olarak çalışan davacı tarafın zarar verici ve haksız fiil niteliğinde bulunmadığı anlaşılmıştır. Her iki davacı ve davalı tarafın da haber yapmak suretiyle faaliyet gösterdikleri, yapılan haberlerin kaynağını açıklamak zorunluluğunda bulunamayacakları, dikkate alındığında, yapılan haberlerin gerçek dışı olması mümkün görülmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre, özel kişilerden farklı olarak siyasetçiler ile basın kuruluşları ve mensupları, kamu oyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih ettikleri, aynı zamanda halkın ve diğer basın mensuplarının yakın denetimine kendilerini açık kılmışlardır. Bundan dolayıdır ki, rahatsız edici de olsa, en ağır eleştiriye de katlanmak yükümlülüğü altındadırlar.
Davalı tarafından yapılan haber niteliğindeki oluşturulan sözlerin, eleştiri mahiyetinde de kabul edilebileceği, bu sözlerin ve haberin direkt davacı tarafın kişilik haklarına zarar verici nitelikte bulunmadığı, ve zarar görme amacı taşımadığı anlaşılmıştır. Anayasamızın 26 ve 27.maddelerinde ifade özgürlüğüne açıkça yer vermiş ve bu konuda herhangi bir sınırlama da yapmadığından, söz konusu haberin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, yapılan haberin kamu oyunu ilgilendirebilecek nitelikte bulunduğu, güncel olduğu, eleştirisel anlamda kamu oyu ile paylaşılan bu haberin, hukuku uygunluk içerisinde, her zaman haber konusu yapılabilecek düzeyde gerçeğe uygun, eleştirisel boyutta bulunduğu, davacı tarafın onur ve saygınlığın zedeleyecek mahiyette bulunmadığı anlaşıldığından, yapılan haberler sebebiyle, manevi tazminat davasında şartları yönünden, borçlar kanunu 49.maddesi ve dolayısıyla 58.maddesindeki yasal şartlar oluşmadığından açılan davanın reddine..." karar verilmiştir.Verilen karara karşı davacı vekilince istinaf yasa yoluna başvurulmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi: 2021/1031 esas, 2022/2956 Karar sayılı ilamı ile ''...Dosya kapsamından, davalılardan .......'un tüzel kişiliğinin bulunup bulunmadığı ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun kapsamında sorumluluğunun bulunup bulunmadığı ve davada taraf ehliyetine sahip olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Şu durumda, mahkemece öncelikle anılan ....... adlı davalının tüzel kişiliğinin bulunup bulunmadığı araştırılmalı, tüzel kişiliğinin varlığının tespit edilmesi halinde mahkemenin görevli olup olmadığı değerlendirilmeli, 5651 sayılı Kanun gereğince sorumluluğunun bulunup bulunmadığı hususunda araştırma yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. Taraf teşkili sağlanmadan dava ehliyeti bulunmayan ....... site ismi hakkında hüküm oluşturulması doğru olmamıştır.
Açıklanan sebeplerle sair hususlar incelenmeden taraf vekillerinin istinaf isteminin usulen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının HMK 353/1-a-6 gereğince kaldırılmasına ...'' karar verilmiştir.İlk Derece Mahkemesince;"...Mahkememizce 26/11/2020 tarih 2019/324 esas, 2020/342 sayılı kararı ile:"Subut bulmayan davacı tarafın davasının reddine," karar verildiği, kararın davacı vekili tarafından istinaf edildiği, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4 HD nin 20/12/2022 tarih 2021/1031 esas, 2022/2956 karar sayılı ilamı ile mahkememiz kararının kaldırılarak dosyanın mahkememize gönderildiği ve mahkememizin 2023/6 esasına kaydedildiği anlaşılmıştır. Dava, basın yoluyla marka ve kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davaya, davacı yanın talep dilekçesi ile HMK 124. Maddesi gereği davalılardan www. .... ... internet sitesinin sahibinin /sağlayıcısının ... Reklam Danışmanlık Tic. Ltd Şti olduğu bildirildiğinden bu şirket davaya davalı taraf olarak eklenmiş, www. ... .... davalı taraf olmatan çıkarılmış yine davacı yan tarafından davacı şirketin ünvan değişikliği yaptığı ve ekinde ticaret sicil gazetesi eklediğinden davacı yanın yeni ünvanı olan ... ... ve Yayıncılık A.Ş davacı olarak gösterilmiştir. Görev hususu kamu düzenine ilişkin olup taraflarca ileri sürülmese de mahkemece re'sen incelenir.6102 sayılı TTK.'nin 4. maddesine göre, bir davanın ticari dava olabilmesi için her iki tarafının da tacir olması ve uyuşmazlığın ticari işletmeleriyle ilgili hususlardan doğmuş bulunması veya anılan yasa maddesinde sayılan mutlak ticari davalardan olması gerekli ve yeterlidir. Bu tür ticari davalara ise, ayrı Asliye Ticaret Mahkemesi olan yerlerde, o yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesinde bakılır (TTK m.5/2). Eldeki dosyada, zarara sebebiyet veren davalılar ve davacı tacir olup olay her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgilidir. ( Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2016/10011 E. - 2018/6623 K. sayılı emsal ilamı)Tacirler arası haksız fiilden kaynaklanan eldeki ticari davada, Asliye Ticaret Mahkemesinin görevli olduğu gözetilip davanın usulden reddine karar verilmiştir.Hükümde sehven kanun yolu gösterilirken "dosya üzerinden " karar verildiği yazılmış olduğu anlaşılmış bu maddi hata hükmün tashihi yolu ile giderilmiştir.1-6100 sayılı HMK.nun 114 maddesi, 1. fıkrası (c) bendi, 115 /1-2 maddeleri gereğince göreve ilişkin dava şartı yokluğu sebebi ile davanın usulden reddine,2-Mahkememizin görevsizliğine, 3-Görevli mahkemenin Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemeleri olduğuna,...'' karar verilmiştir.İlk Derece Mahkemesince; "...Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davalı genel yayın yönetmeni ve yer sağlayıcısı tarafından yapılan haberin, toplumun bilgi edinme, basının haber verme hakkı kapsamında kaldığı, habere yönelik toplumsal ilginin bulunduğu, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, demokratik toplum tarafından meşru sayılabilecek nitelikte, ifade özgürlüğüne getirilmesi gereken bir sınırlamanın gerekli olmadığı, yapılan haberin içeriğinde kişilik haklarına bir saldırı olmaması,yukarıda açıklanan çatışan yararlar dengesinin bu tip davalarda davalılar lehine korunması gerektiği anlaşılmakla açılan davanın ispatlanamadığından reddine,...'' karar verilmiştir.Verilen karara karşı davacı vekilince istinaf yasa yoluna başvurulmuştur.
Davacı vekili istinaf dilekçesinde; Manevi tazminat koşullarının oluşması sebebiyle kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE
İnceleme, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun(HMK) 355. maddesi gereğince istinaf dilekçelerinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırı hususların olup olmadığı gözetilerek yapılmıştır.Dava; Basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası ise; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat 2005).İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir.
Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama sebebi ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (.../Birleşik Krallık, A Serisi ..., başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131).Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkan sağlar. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanununun 49. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.
58.maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında dava konusu haber ve ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde,yayın tarihi itibariyle konunun güncel olduğu ve kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik bulunduğu, eleştirel mahiyette olduğu, demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen sözlerle değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerli olduğu, buna göre, kullanılan ifadelerin basın ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı, davacının kişilik haklarına saldırı boyutuna varmadığı anlaşılmakla davacı vekilinin istinaf taleplerinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.Dosyadaki belgelere, duruşma sürecini yansıtan tutanaklar ve gerekçe içeriğine göre, ilk derece mahkemesi kararında davanın esasıyla ilgili tarafların gösterdiği hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, ihtilafın doğru olarak tanımlandığı, kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından davacı vekilinin yerinde bulunmayan istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK'nın 353/1-b/1. maddesi gereğince esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaat ve sonucuna varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
1.Usûl ve yasaya uygun Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2023/929 Esas 2024/81 Karar sayılı 29/01/2024 günlü kararına yönelik davacı vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK'nın 353/1-b/1. maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE,
2.492 Sayılı Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 732,00 TL maktu istinaf karar ve ilam harcının, peşin yatırılan 427,60 TL'nin mahsubuyla bakiye 304,40 TL harcın davacıdan tahsiliyle Hazineye gelir kaydedilmesine,
3.İstinafa başvuran tarafça istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,
4.İncelemenin duruşmasız olarak yapılması sebebiyle avukatlık ücreti tayinine yer olmadığına,
5.6100 Sayılı HMK'nın 333. maddesi gereğince var ise kalan gider avansının karar kesinleştiğinde taraflara iadesine,
6.Karar tebliği ve harç tahsil müzekkeri düzenlenmesi Dairemizce yapılmasına, harç ve avans iadesi işlemleri ile 6100 Sayılı HMK'nın 302/5. maddesi gereği kanun yollarından geçmek suretiyle kesinleşen kararların kesinleşme kaydı ile kesinleşme kaydı yapılan kararların yerine getirilmesi için gerekli bildirimlerin ilk derece mahkemesince yerine getirilmesine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, 20/07/2017 tarih ve 7035 Sayılı Kanunun 31. maddesiyle değişik 6100 Sayılı HMK'nın 361/1. maddesi gereğince, kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunma yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi. 21/01/2026