Hukuk Genel Kurulu 2025/478 E. , 2025/677 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
2017/324 Esas, 2020/776 Karar sayılı BOZMA kararı
1.Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen tapu iptal ve tescil istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddine, tazminat istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın esastan reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnme kararı verilmiştir.
2.Direnme kararı davacı vasisi ile davacı vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir.
3.Hukuk Genel Kurulunca direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibarıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararının temyiz incelemesinde duruşma yapılmayacağından davacı vasisinin duruşma talebinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4.
Davacı vekili; davalı ... ve ...’nın müvekkilinin kızı ve damadı olduğunu, anılan davalıların bir kısım borçlarının olduğunu, bankadan kredi kullanabilmek için müvekkiline ait taşınmaza ipotek tesis ettirmek istediklerini, bu şekilde sıkıntıdan kurtulacaklarını söylemeleri üzerine müvekkilinin davalıların yanında çalışan diğer davalı ...’a taşınmaz satış yetkisine haiz vekâletname verdiğini, müvekkilinin hem tecrübesizliğinden hem de annelik duygusundan istifade eden davalıların müvekkilinin iradesini fesada uğratarak aldıkları vekâletname ile İstanbul ili Kadıköy ilçesi ... Mahallesinde kain 4 32... parsel sayılı taşınmazdaki 27 numaralı bağımsız bölümünü davalılar ... ... ve ...’ya devrettiklerini, müvekkilinin bilgisi ve iradesi dışında satışın gerçekleştirildiğini ileri sürerek dava konusu bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline, mümkün olmazsa taşınmaz değerinin devir tarihinden itibaren başlayacak yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı
5.Davalılar ... ve ... vekili; tapu iptali ve tescil davalarında husumetin tapu kayıt malikine yönetilmesi gerektiğinden öncelikle müvekkilleri aleyhine açılan davanın husumet yokluğundan reddi gerektiğini, vekâlet sözleşmesinden doğan davaların beş yıllık zamanaşımı süresine tâbi olduğunu, devir tarihinden itibaren beş yıllık süre geçtiğinden davanın zamanaşımı nedeniyle de reddi gerektiğini, ileri sürülen iddiaların soyut ve ispattan yoksun olduğunu, müvekkillerinin çekişmeli taşınmazın satışı ile hiçbir ilgilerinin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
6.Davalı ...; davacı ve diğer davalılar ... ve ...’nın bilgisi dahilinde hareket ettiğini, davalı ...’nın isteği doğrultusunda kendisine vekâletname verildiğini, yapılan temlik nedeniyle herhangi bir bedel almadığını, sadece imza attığını, satış bedelini dahi bilmediğini, aile içi borç ilişkisinin kendisini ilgilendirmediğini beyan etmiştir.
7.Davalılar ... ... ve ...; 2003 yılında emlakçı vasıtasıyla dava konusu taşınmazı ... ve ...’dan satın aldıklarını, daireyi görmeye gittiklerinde bizzat kendilerinin gezdirdiğini, tapudaki işlemleri ise vekilin gerçekleştirdiğini, bunun haricinde vekil ile aralarında herhangi bir ilişkinin bulunmadığını, vekâletname verilme sürecine dair bir müdahalelerinin de olmadığını, dava konusu taşınmazı 2008 yılında dava dışı kişilere sattıklarını, davalı olarak gösterilmelerinin hatalı olduğunu belirterek haklarındaki davanın reddini savunmuşlardır. Mahkeme Kararı
8.İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.04.2016 tarihli ve 2014/51 Esas, 2016/126 Karar sayılı kararı ile; Çatalca 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2001/285 Esas sayılı dosyasına davacı tarafından sunulan 09.02.2004 tarihli dilekçe içeriğine göre davacının o tarih itibarıyla çekişmeli taşınmazın satışı için vekâletname verdiği hususunu bildiği, vekâletnamede hem satış hem de ipotek tesis ettirme yetkilerinin bulunduğu, vekilin satış işlemini yaparken hileli davrandığına ilişkin davacı tarafından somut bir delil sunulmadığı, dinlenen tanıkların davalı ... ile husumeti bulunan kardeşleri ve yeğeni oldukları, görgüye dayalı bilgilerinin bulunmadığı, davacının taşınmazın satışı ile elde edilen parayla kızı ve damadının borçlarının ödeneceğini bildiği, dolayısıyla zararlandırıldığından bahsedilemeyeceği, tapu iptali ve tescil davalarının kayıt malikine karşı yöneltilmesi gerektiği, ancak dava konusu taşınmazın dava tarihinden önce dava dışı kişilere devredildiği, tapu iptali ve tescil isteminin dinlenemeyeceği gerekçesiyle tapu iptali ve tescil istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddine, tazminat istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın esastan reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
9.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
10.Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 11.02.2020 tarihli ve 2017/324 Esas, 2020/776 Karar sayılı kararı ile; “…Somut olaya gelince, tapu iptal ve tescil istekli davaların tapu kayıt malikine karşı açılması gerektiği gözetilerek iptal tescil isteği bakımından davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmadığı gibi olayla resmi anlamda ilişkisi bulunmayan davalılar ...ve ... yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında da bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yönlere ilişkin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine. Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince;
Bilindiği üzere vekalet görevinin kötüye kullanılmasında en önemli unsur vekil ile alıcıların el ve işbirliği içinde hareket ederek maliki zararlandırmalarıdır. Somut olayda mahkemece dava konusu taşınmazın satış tarihi itibariyle değeri 225.000 TL olarak saptanmış; davalılar ... ve ... ..., taşınmazı 75.000 TL bedelle satın aldıklarını savunmuşlardır. Bu durumda davacının zararlandırıldığı açıktır. Hal böyle olunca, bedel isteği bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı
11.İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesinin 07.12.2022 tarihli ve 2020/709 Esas, 2022/652 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, ülke genelinde taşınmaz satışlarında vergi ve harçlardan kaçınmak maksadıyla satış bedelinin akit tablosunda düşük gösterildiği, akitte gösterilen bedel ile taşınmazın rayiç değeri arasındaki farkın tek başına davalıların el ve işbirliği içerisinde davacıyı zararlandırma kastı ile hareket ettiğini göstermeyeceği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi
12.Direnme kararı süresi içinde davacı vasisi ile davacı vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK
13.Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava tarihi itibarıyla davalıların kayıt maliki olmadığı anlaşıldığından tüm davalılar yönünden tapu iptali ve tescil isteminin reddine karar verilmesi ile davalılar ... ve ... yönünden tazminat istemi bakımından haklarındaki davanın reddine karar verilmesi konularında uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre vekil-davalı ... ile taşınmazı satın alan davalılar ... ... ve ...’nın el ve işbirliği içerisinde davacıyı zararlandırma kastıyla hareket edip etmedikleri, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığının kanıtlanıp kanıtlanmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalılar ..., ... ... ve ...’nın tazminattan sorumlu tutulup tutulmayacakları noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
14.Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tazminat istemine ilişkindir.
15.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 502/1. maddesinde [Mülga Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 386/1. maddesinde] vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak görülmesini, yapılmasını üstlenir.
16.Vekâlet sözleşmesinin tarafları vekâlet veren ile vekildir. Vekâlet veren gerçek veya tüzel kişi olabileceği gibi vekil de gerçek ya da tüzel kişi olabilir. Sözleşmenin konusunu ise herhangi bir hukuki işlem yahut maddi bir eylemin yapılması oluşturabilir. Ancak sözleşmenin geçerli olması için konusunun mümkün olması yanında kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı olmaması gerekir.
17.Vekâlet sözleşmesini TBK’nın 40 ilâ 48. (818 sayılı Kanun'un 32 ilâ 40.) maddeleri arasında düzenlenen temsil ilişkisi ile karıştırmamak gerekir. Aralarında yakın bir ilgi bulunmakla birlikte vekâlet sözleşmesi ile vekil vekâlet verenin bir işini görmeyi ya da bir işlemini yapmayı borçlanırken, vekâlet veren de onun yaptığı giderleri ve verdiği avansları ödemeyi borçlandığından vekâlet iki taraflı bir sözleşmedir. Temsil yetkisi ise tek taraflı bir hukuki işlemdir. Genel olarak vekâlet, vekil ile vekil eden arasındaki iç ilişkiyi, temsil ise vekil edenin vekil aracılığı ile işlem yaptığı üçüncü kişi ile arasındaki dış ilişkiyi ifade eder.
18.Türk Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekâlet ilişkisini düzenleyen hükümlerine göre vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, diğer bir anlatımla vekil edenin yararına ve onun iradesine uygun davranma yükümlülüğünden doğar. Vekâlet sözleşmesi, başkasının işini görmeye ilişkin bir sözleşme olduğundan esas itibariyle işin müvekkilin menfaatine yapılması gerekir. Bu durum iş görme sözleşmesinin doğal bir sonucudur.
19.Nitekim satışın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Kanun'un 389/1. maddesinde vekilin, müvekkilinin açık olan talimatına muhalefet edemeyeceği hükmüne yer verildikten sonra 390. maddesinde; “Vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir. Vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir. Vekil, başkasını tevkile mezun veya hal icabına göre mecbur olmadıkça veya adet başkasını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmağa mecburdur” hükmüne yer verilmiş olup; buradaki “iyi bir suretle ifa” deyimini “sadakat ve özenle ifa” olarak anlamak gerekir.
20.Sadakat borcu kavramı, vekilin gerek vekâletin ifası sırasında gerekse sonrasında kendisine duyulan güvene uygun olarak müvekkilinin menfaatlerini sözleşme ile güdülen amaç çerçevesinde koruma ve kendi menfaatini müvekkilinkine tâbi kılma yükümlülüğünü ifade eder. Vekilin iş görme ile hedeflenen sonucun başarılı olması için hayat deneylerine ve işlerin normal akışına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunması ve başarılı sonucu engelleyebilecek davranışlardan kaçınması ise özen borcunun konusunu oluşturur. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanlarda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır. Bu nedenle vekil üzerine aldığı işi ifa ederken aynı şartlar altında iş gören basiretli, özenli bir vekil gibi hareket etmelidir.
21.Bu itibarla vekilin, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında olacağı açıktır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur.
22.Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, özellikle vekâleti kasten vekil edenin zararına, kendisinin veya başka birinin yararına kullandığı takdirde vekâlet görevinin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla böyle bir durumda vekil eden zararlandırılırken, vekil çok zaman kendisine veya başka bir kimseye çıkar sağlamaktadır. Oysa ki, sadakat ve özen borcunun temel amacı başkası adına iş gören kimsenin yetkisini kötüye kullanma riskini önlemektir. Vekâlet sözleşmesi, güven esasına dayalı bir iş görme edimi ihtiva ettiğinden bu güvenin korunması her şeyden önce TBK’nın 506. (818 sayılı Kanun'un 390.) maddesinin bir gereği olduğu gibi 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralının da bir gereğidir.
23.Uygulamada vekâlet görevinin kötüye kullanılması durumlarının özellikle vekilin satmakla yetkili kılındığı bir taşınmazı rayiç değerine nazaran çok düşük bir bedelle satarak devrettiği hâllerde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.12.2019 tarihli ve 2017/1-1272 Esas, 2019/1399 Karar ile 12.07.2023 tarihli ve 2023/1-249 Esas, 2023/747 Karar sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekilin, vekâlet sözleşmesinde belirtilen yetkilerin dışına çıkması, vekil edenin talimatına uygun hareket etmemesi ve onun yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapması durumunda değinilen maddeler uyarınca sorumlu olacağı açıktır.
24.Öte yandan vekâlet görevinin kötüye kullanılması hâlinde vekilin üçüncü kişilerle yaptığı işlemlerin vekâlet veren açısından bağlayıcı olup olmayacağı sorunu ile de karşılaşılır. Bu durumda vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Kanun'un 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dâhi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
25.Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve iş birliği içerisinde ise veya kötüniyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesindeki dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Kanun maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından resen göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkûm edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler de bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.12.2011 tarihli ve 2011/14-609 Esas, 2011/744 Karar sayılı kararı).
26.Vekâlet görevi kötüye kullanılmış ve vekille sözleşme yapan kişi vekil ile el ve iş birliği içerisinde ise veya en azından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını biliyor yahut bilmesi gerekiyorsa vekil eden, sözleşmenin feshini, bu bağlamda sözleşmeye göre tapuda intikal yapılmışsa tapunun iptalini her zaman isteyebilir.
27.Bununla birlikte hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı konusu 4721 sayılı Kanun'un “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" şeklinde düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 190. maddesine göre de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir”. Açıklanan bu genel hükümler uyarınca vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını ispat yükünün bu iddiayı ileri süren davacı tarafa ait olacağı açıktır.
28.Bu noktada, vekâlet sözleşmesinde tarafların hakları ve borçları kapsamındaki vekilin hesap verme borcuna ilişkin açıklamalarda bulunulmasında fayda vardır.
29.Türk Borçlar Kanunu’nun 508. maddesinde (818 sayılı Kanun'un 392.) vekilin, vekâlet verenin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermek ve vekâletle ilgili olarak aldıklarını vekâlet verene vermekle yükümlü olduğu düzenleme altına alınmıştır. 818 sayılı Kanun’un 392. maddesi de benzer bir düzenleme öngörmüş olup, yeni Kanun döneminde dil olarak sadeleştirmeye gidilmiştir.
30."Hesap verme borcu vekilin başkasına ait iş görmesinin doğal sonucudur. Vekil edenin işin başlayıp başlamadığını nasıl yürütüldüğünü, sonucun ne olduğunu bilmek hakkı vardır. Vekil edenin bu hakkının karşılığı vekilin borçlarını oluşturur. Hesap verme borcunu geniş anlamıyla bilgi vermek, dar anlamıyla vekilin üçüncü kişilerden aldığı para tazminat ve mal varlığı değerleri ile vekil edenden aldığı ücret, masraf avansın hesabını vermek şeklinde tanımlamak mümkündür" (Eraslan Özkaya, Vekâlet Sözleşmesi, 4. Baskı, Ankara 2016, s. 646).
31.Vekilin hesap vermesinin sonuçlarını ortaya koymak da eldeki dava bakımından mühimdir. "Vekil eden verilen hesabın doğru olduğu, işlerin amacına uygun yürütüldüğü sonucuna vardığı takdirde hesabı kabul ettiğini açık veya örtülü olarak bildirebilir. Vekil eden vekilin ibraz ettiği faturaları, hesap özet ve cetvellerini defter ve kayıtları kabul ettiğini, vekilin verdiği bilgilerin tatminkar olduğunu açıkça bildirebileceği gibi ibraz edilen faturalara ve hesap cetvellerine uygun süre içerisinde itiraz etmemek veya faturaları, borçlu gözüktüğü parayı itirazi kayıt ileri sürmeden ödemek suretiyle örtülü olarak da açıklayabilir. …
Vekilin hesap verme borcunu yerine getirdikten sonra vekil edenin verilen hesabı açık veya örtülü olarak onaylaması -kabul etmesi- ile hesap verme işlemi kesinleşir. Hesapta görülen borçların ödenmesi gündeme gelir. Vekil vekil edenin muhtemel tazminat taleplerinden ibra edilmiş sayılır…’’ (Eraslan Özkaya, Vekâlet Sözleşmesi, 4. Baskı, Ankara 2016, s. 649).
32.Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olay değerlendirildiğinde; dava konusu İstanbul ili Kadıköy ilçesi ... Mahallesinde kâin 4 32... sayılı parselde bulunan 27 numaralı bağımsız bölüm davacı ... adına kayıtlı iken davacıya vekâleten davalı ... anılan bağımsız bölümü 26.05.2003 tarih ve 4762 yevmiye numaralı akitle 75.000,00 TL üzerinden davalılar ... ... ve ...’ya satış suretiyle temlik etmiştir. Dava açılmadan önce davalılar ... ... ve ... da çekişmeli 27 numaralı bağımsız bölümü 27.02.2009 tarih ve 4212 yevmiye numaralı akitle dava dışı ...’e satış yoluyla devretmiştir. Dava konusu bağımsız bölüm dava tarihi itibarıyla dava dışı ... adına kayıtlıdır.
33.Hemen belirtilmelidir ki, tapu iptali ve tescil istemli davaların kayıt malikine yöneltilmesi gerekmektedir. Dava tarihi itibarıyla dava dışı kişi adına kayıtlı olan çekişmeli bağımsız bölüm yönünden tapu iptali ve tescil isteminin dinlenmesine olanak bulunmamaktadır. Kaldı ki, Mahkemece tapu iptali ve tescil istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddine karar verilmiş, Özel Dairece bu yönde karar verilmesi doğru görülerek davacı tarafın temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
Öte yandan, Mahkemece terditli istek olan tazminat istemi bakımından tüm davalılar yönünden davanın esastan reddine karar verilmesi üzerine Özel Dairece davalılar ... ve ...’nın olayla resmî anlamda ilişkisi bulunmadığı açıklanarak onlar yönünden davanın reddine karar verilmesi de yerinde bulunmuştur. O hâlde, tapu iptali ve tescil isteminin reddi ile davalılar ... ve ... yönünden tazminat isteminin reddine karar verilmesi hususunda Hukuk Genel Kurulu önüne gelen bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
34.Ne var ki, direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde ve maddi gerçeğe uygun çözümlenebilmesi için temlik tarihinde davacı ile davalılar ... ve ... arasındaki beşerî ilişkilerin üzerinde de durulması gerekmektedir.
35.
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin, kızı ve damadı olan davalılar ...-... çifti tarafından borçlarından kurtulmak için aldatıldığını, kendilerini güvence altına almak için yanlarında çalışan davalı ...’a vekâletname verdirmek suretiyle vekil eliyle dava konusu bağımsız bölümün satıldığını ileri sürmüştür. İleri sürülen maddi vakıalar gözetildiğinde vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır. Yukarıda açıklandığı üzere vekâlet görevinin kötüye kullanıldığından bahsedebilmek için vekil ile taşınmazı temlik alanların el ve işbirliği içerisinde vekil edeni zararlandırma kastı ile hareket etmeleri gerekmektedir.
Davacı taraf, ileri sürdüğü maddi vakıalarda vekil davalı ... ile dava konusu taşınmazı temlik alan davalılar ... ... ve ... arasındaki el ve işbirliğine ilişkin ayrıntılı açıklamalara yer vermediği gibi bu hususu TMK’nın 6. ve HMK’nın 190. maddeleri gereğince kanıtlayamamıştır. Aksine davacı taraf, zararlandırılmasının sorumluları olarak dava dilekçesinde ve yargılama aşamasında davalılar ... ve ...’yı sorumlu göstermiştir. Bu durumda, vekil ile taşınmazı temlik alanlar arasında el ve işbirliği içerisinde davacıyı zararlandırma kastı bulunmadığından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığından bahsedilemez. Bunun bir sonucu olarak da çekişmeli bağımsız bölümün dava tarihinden önce el değiştirmesi nedeniyle taşınmaz aynının bedele dönüştüğünden bahisle dayanılan hukuksal neden üzerinden tazminat isteminin kabulüne karar verilemez.
36.Vekâlet ilişkisinden kaynaklı vekil davalı ...’dan tazminat istemi yönünden yapılan değerlendirmede ise; vekil eden davacı ... ile vekil davalı ... arasındaki iç ilişki üzerinde durulmalıdır.
37.Davacı ..., ... Noterliğinin 23.05.2003 tarih ve 2905 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile davalılar ... ve ...’nın yanında çalışan ve o tarihte 21 yaşında olan davalı ...’ı dava konusu bağımsız bölümü dilediğine dilediği bedelde satmak, ipotek tesis ettirmek yetkilerine haiz olmak üzere vekil tayin etmiştir. Vekil ... da 26.05.2003 tarihinde dava konusu bağımsız bölümü temlik etmiştir. Temlik sonrası, davacı ...’ın da taraf olduğu ve aile içi miras meselesinden kaynaklı olarak görülen Çatalca 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2001/285 Esas sayılı dava dosyasına davacı ... tarafından 09.02.2004 tarihli beyan dilekçesi sunulmuştur. 09.02.2004 tarihli beyan dilekçesinin bir bölümünde; " Ayrıca ... Sokak 26-27 Kat:8 ... deki üstüme kayıtlı daireminde ... ve ... nın bir borcundan dolayı satmış olup dairemin parası olan 180.000.000.000 TL milyar (yüzseksen milyar TL) tarafıma daha ödenmemiştir’’ açıklaması mevcuttur.
38.Ayrıca eldeki davada 17.02.2021 tarihli celsede: davalı ...; satış bedelini vermek üzere davalı ...’nın yanına gittiğini ve parayı verdiğini, miktarı bilmediğini, davacı ...’ın da orada bulunduğunu, davalı ...; diğer davalıların hiçbir suçu olmadığını, emlak rayiç bedelinin düşük gösterilmesinin tüm Türkiye’de yapılan bir uygulama olduğunu, diğer davalı ... ...; satış bedelini elden ödediğini, daha önce tapuda gösterilen satış değerini söylediğini, aslında 180.000,00 TL’yi davalı ...’a verdiğini beyan etmişlerdir.
39.Olayların bu akışı içerisinde vekil davalı ...’ın vekâlet ilişkisinden kaynaklı hesap verme borcu irdelendiğinde; vekil davalı ...’ın dava konusu bağımsız bölümü vekâleten temlikinden sonra satış bedelini davacı ...’ın huzurunda teslim ettiği, satış bedelinin tesliminin davacı ...’ın o tarihteki iradesine uygun olduğu, bu hususun özellikle davacı tarafından Çatalca 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2001/285 Esas sayılı dava dosyasına sunulan 09.02.2004 tarihli beyan dilekçesinden anlaşıldığı, kızı ve damadının borcundan dolayı dairesinin satıldığını açıkça ifade ettiği, gelinen aşamada vekil davalı ...’ın vekâlet sözleşmesi ile güdülen amaç çerçevesinde davacının iradesine uygun hareket ettiği ve netice olarak hesap verme borcunu yerine getirdiği anlaşılmaktadır.
40.Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; vekâlet ilişkisinde vekilin sorumluluğunun yüksek ve vekil edenin yararına hareket etmek zorunda olduğu, ancak davalı ...’ın vekâlet ilişkisinden kaynaklı olarak davacı ...’a karşı talimatına uygun hareket etme ve hesap verme borçlarını yerine getirmediği, davalı ...’ın tahsil ettiği satış bedelini davacıya ödediğini kanıtlayamadığı, bu nedenle tazminattan sorumlu olduğu, direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
41.Hâl böyle olunca, Mahkemece verilen davanın reddine dair direnme kararı onanmalıdır. IV. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vasisi ile davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. Maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 22.10.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi. "K A R Ş I O Y" Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, davacıya ait taşınmazın vekâlet ilişkisi çerçevesinde satışını yapan davalı ...'ın vekâlet görevini kötüye kullanıp kullanmadığına ilişkindir.
Davacı İstanbul ili Kadıköy ilçesi ... Mahallesinde kain 4 32... parsel sayılı taşınmazdaki 27 numaralı bağımsız bölümün maliki iken 23.05.2003 tarihinde Noterde, davalı ...'a anılan taşınmazın satışı konusunda da yetki veren bir vekâletname düzenlemiştir. Davalı ... da bu vekâletnameye istinaden taşınmazı 26.05.2005 tarihinde resmî senetle tapuda davalılar ... ... ve ...'ya satmıştır.
Bunun üzerine davacı 07.02.2014 yılında, kızı olan davalı ... ile damadı olan davalı ...'nın bir kısım borçlarını ödemek amacıyla bankadan kredi kullanabilmeleri için taşınmazın üzerinde ipotek koymak üzere kendilerinden yardım istediğini, bu kapsamda adı geçen davalıların yanında çalışan davalı ...'a vekâlet verdiğini, bu kişinin de taşınmazını sattığını ve kendisine herhangi bir bedel ödenmediğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
İlk Derece Mahkemesince, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafça temyiz edilmiştir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesince "olayla resmi anlamda ilişkisi bulunmayan davalılar ...ve ... yönünden davanın reddine karar verilmiş olmasında da bir isabetsizlik yoktur." denilerek davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları reddedilmiştir. Buna karşılık Daire, satış tarihi itibariyle 225.000,00 TL değerinde olduğu belirlenen taşınmazın 75.000,00 TL bedelle satın alınmasına vurgu yaparak davalılar ..., ... ... ve ... yönünden bedel isteği bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini belirterek hükmün bozulmasına karar vermiştir. İlk Derece Mahkemesi ise akitte gösterilen bedel ile taşınmazın rayiç değeri arasındaki farkın tek başına davalıların el ve işbirliği içerisinde davacıyı zararlandırma kastı ile hareket ettiğini göstermeyeceğini ifade ederek önceki hükmünde direnmiştir.
Anılan kararın temyiz incelemesini yapan Hukuk Genel Kurulunun Sayın Çoğunluğunca direnme hükmünün onanmasına karar verilmiştir. Sayın Çoğunluğun davalılar ... ... ve ... yönünden davanın reddi gerektiği yönündeki kabul ve değerlendirmesine aynen iştirak etmekteyiz. Zira bu karı-koca olan bu davalılar taşınmazı emlakçı üzerinden bularak satın aldıklarını, davacı ile diğer davalılar arasındaki ailevi ve/veya hukuki ilişkiyi bilmediklerini savunmuşlar; davalıların bu savunmasının aksine herhangi bir olgu tespit edilmemiştir. Aksine yargılama sürecinde alınan beyanlar da bu durumu doğrulamıştır.
Bununla birlikte Sayın Çoğunluğun, davacıya ait taşınmazı vekâlet yoluyla satan diğer davalı ...'ın vekâlet görevini kötüye kullanmadığı yönündeki kabulünün somut olayın özellikleriyle örtüşmediği kanaatinde olduğumuzdan Çoğunluğun bu davalı yönünden de davanın reddini isabetli bulan kararına katılmamız mümkün olmamıştır.
Vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak görülmesini, yapılmasını üstlenir. Vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde güvene dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, diğer bir anlatımla vekil edenin yararına ve onun iradesine uygun davranma yükümlülüğünden doğar. Vekâlet sözleşmesi, başkasının işini görmeye ilişkin bir sözleşme olduğundan esas itibariyle işin müvekkilin menfaatine yapılması gerekir. Bu durum iş görme sözleşmesinin doğal bir sonucudur (HGK'nın 16.04.2025 tarihli ve 2023/7-1037 Esas, 2025/235 Karar sayılı kararı).
Buna göre vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında olacağı açıktır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur (HGK'nın 16.04.2025 tarihli ve 2023/7-1037 Esas, 2025/235 Karar sayılı kararı).
Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, özellikle vekâletin kasten vekil edenin zararına, kendisinin veya başka birinin yararına kullanılması hâlinde vekâlet sözleşmesinin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla böyle bir durumda vekil eden zararlandırılırken, vekil çok zaman kendisine veya başka bir kimseye çıkar sağlamaktadır. Oysa ki, sadakat ve özen borcunun temel amacı başkası adına iş gören kimsenin yetkisini kötüye kullanma riskini önlemektir. Vekil vekâlet görevinin gereğini vekil edenin iradesi doğrultusunda yerine getirdiği konusunda hesap verme ve ispat yükü altındadır (HGK'nın 16.04.2025 tarihli ve 2023/7-1037 Esas, 2025/235 Karar sayılı kararı).
Yapılan bu açıklamalar çerçevesinde somut olaya bakıldığında; davalı vekil ...'ın davacıdan aldığı vekâletname ile taşınmazı tapuda davalılar ... ... ve ...'ya satmasına rağmen satış bedelini davacıya verdiğine yönelik herhangi bir olgu tespit edilmemiştir. Aksine davalı ... cevap dilekçesinde, satış bedelini kendisinin almadığını, satışa ilişkin olarak sadece resmî senede imza attığını dile getirmiştir. Davalılar ... ... ve ... da cevap dilekçelerinde, taşınmazı satın alırken davalılar ... ve ... ile muhatap olduklarını, davalı ...'ı sadece tapuda gördüklerini ifade etmişlerdir.
Ayrıca davacı, vekâlet verirken amacının taşınmazın satışı değil üzerine ipotek konulmasına izin vermek olduğunu ileri sürmüştür. Davacının bu iddiasının tanıklar ..., ... ve ... tarafından da genel olarak doğrulandığı görülmektedir. Öte yandan davacının vekili olan davalı ...'ın taşınmazı gerçek değerinin daha altında bir bedelle sattığı da dosya kapsamındaki bilirkişi raporuyla belirlenmiş durumdadır.
Tüm bu olgular göz önüne alındığında davalı ...'ın davacıya karşı vekâlet ilişkisinden kaynaklanan özen ve sadakat borcunu yerine getirdiğini söylemek mümkün görünmemektedir. Adı geçen davalının bu davranışı sebebiyle somut olayda davacı taşınmazının mülkiyetini kaybetmiş, bunun karşılığında herhangi bir ekonomik yarar elde edememiştir. Dolayısıyla somut olayda davalı ...'ın vekâlet görevini kötüye kullandığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, davalı ... yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği ve İlk Derece Mahkemesinin direnme hükmünün bu davalı yönünden bozulmasının daha isabetli olacağı kanaatinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyorum.