Esas No
E. 2012/215
Karar No
K. 2012/2944
Karar Tarihi
Karar Sonucu
BOZULMASINA
Hukuk Alanı
Genel Hukuk
Aramaya Dön
YARGITAY

1. Hukuk Dairesi

E. 2012/215 K. 2012/2944 T.
Karar Sonucu BOZULMASINA
Resmî Atıf Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2012/215, K. 2012/2944, T. 15.03.2012
PDF DOCX UDF
Karar Künyesi
Mahkeme
Yargıtay
Daire
1. Hukuk Dairesi
Esas No
2012/215
Karar No
2012/2944
Karar Tarihi
15.03.2012
Dava Türü
Hukuk
Hukuk Alanı
Genel Hukuk
Karar Sonucu
BOZULMASINA
Karar Metni Tam metin · resmî kaynaktan

1. Hukuk Dairesi         2012/215 E.  ,  2012/2944 K.

"İçtihat Metni"MAHKEMESİ: EDİRNE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

TARİHİ : 20/09/2011

NUMARASI : 2010/418-2011/210

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakan eşi Ş. ile birlikte kat mülkiyeti kurulu 2 nolu meskeni davalılardan satın aldıklarını, davalıların “ tapudaki işlemler halen devam ediyor, gelip imza atmanız lazım ” diyerek kandırıp hileye düşürmek suretiyle taşınmazın çıplak mülkiyetini reşit olmayan oğulları üzerine devrini sağladıklarını, bu husustan yeni haberdar olduğunu, akit tarihinde kendisinin de miras bırakan eşinin de ehliyetsiz olduklarını  ileri sürerek, tapu iptal ve tescile karar verilmesini   istemiştir.  Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davacının iddialarını ispat edemediği gerekçesi ile davanın reddine  karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili  tarafından süresinde   temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi  raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü                              Dava; ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.Mahkemece; davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu kat mülkiyeti kurulu .. parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu meskenin ½ payının davacı, ½ payının ise davacının miras bırakanı olan eşi Ş.. A..'a ait iken 19.12.2002 tarihinde intifa haklarını  üzerlerinde bırakarak çıplak mülkiyetini davalıların çocuğu olan velayet altındaki 1998 doğumlu  B.. N..'a satış suretiyle temlik ettikleri, Ş.. A..'ın 1922 doğumlu olup, 16.12.2008 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacı eşi ile dava dışı çocukları ile torunlarının kaldığı anlaşılmaktadır. Davacı, davalıların kandırıp hileye düşürmeleri neticesinde çekişme konusu temlikin gerçekleştirildiğini, bu husustan yeni haberdar olduğunu, akit tarihinde kendisinin de ölen eşinin de ehliyetsiz olduklarını ileri sürerek, kendi payı ve mirasçısı olduğu eşinden intikal edecek miras payına ilişkin tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.  Hemen belirtilmelidir ki; Türk Medeni Kanununun 599. maddesi hükmü uyarınca; miras, murisin ölümüyle ve terekenin açılmasıyla mirasçılarına geçer ve mirasçılar terekedeki mallar (menkul-gayrimenkul) üzerinde bu tarih itibarı ile hak sahibi olurlar. Türk Medeni Kanunun 640. maddesi hükmü gereğince birden çok mirasçının bulunması halinde, mirasın intikaliyle paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir. Böylece, mirasçılar terekeye elbirliği mülkiyeti ile sahip olurlar ve sözleşme  veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere terekeye ait haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler. Türk Medeni Kanununun 701/2. maddesi hükmüne göre, elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp, her birinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. Bir başka ifadeyle, tereke üzerindeki hak sahipliği ortaklardan tek başına hiçbirine ait olmayıp hak sahibi olan ortaklıktır. Bu yasal düzenlemelere göre, miras ortaklığı mirasın tümü üzerinde söz konusu olduğundan, terekedeki paylar ayrılmaksızın ortaklığa dahil olan mirasçılara aittir. Tereke üzerinde ortaklık devam ettiği sürece, mirasçıların terekeye giren mallar (menkul-gayrimenkul) üzerinde somut ve bağımsız payları mevcut değildir. O halde, yukarıda değinilen yasal düzenlemeler ve ilkeler dikkate alındığında ve muris Ş.. A..'ın dava dışı mirasçıların da bulunduğu  gözetildiğinde;  davacının ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tek başına ve kendi payına hasren dava açamayacağı tartışmasızdır. Öte yandan, Türk Medeni Kanununun 702/4. maddesi hükmü ortaklığa ait mallara yönelik dışarıdan gelecek tehlikelere ve zararlara karşı koruyucu ve def’etmeye (Türk Medeni Kanununun 683/2.maddesinden kaynaklanan) ilişkin bir hüküm olup somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır. Hal böyle olunca,  davacının, muris  eşinden gelecek miras payına ilişkin açmış olduğu  davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçe ile sonucu itibariyle  doğrudur.    Davacıya aitken, davalıya temlik edilen ½ paya yönelik temyize gelince;  HUMK 76. (6100 Sayılı HMK'nın 33. maddesi) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak mahkemeye aittir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152 - 1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Önem derecesine göre, bu nedenlerin sırayla araştırılması gerekir. Somut olayda, öncelikle kamu düzenini ilgilendirdiğinden ehliyetsizlik hukuksal nedeni üzerinde durulmalıdır.  Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış.

10.maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir.  “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının  küçüklüğü  yüzünden  veya  akıl  hastalığı,  akıl  zayıflığı, sarhoşluk  yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Öte yandan, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde (6100 Sayılı HMK'nın 282. maddesi) belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mütalaası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Somut olaya gelince; davacının akit tarihinde ehliyetsiz olduğu iddiası bakımından yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda mahkemece bir araştırma ve inceleme yapılmış değildir.

O halde, hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa davacıya ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kayıtları, reçeteler vs. istenmesi, davacının dosya ile birlikte  Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi ve 2659 Sayılı Yasanın 7, 16. maddeleri hükümleri gereğince 4. İhtisas Dairesinden akit tarihinde davacının  ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda yapılacak araştırmadan sonra davacının   temlik tarihinde ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde hile iddiası  üzerinde durulması, yok eğer ehliyetsiz olduğu belirlendiği takdirde vasi tayini ve husumet izni alınması için (T.M.K.'nun 405.maddesi hükmü gereğince) gerekli işlemlerin yapılması ve ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde  hüküm kurulması doğru değildir.

Davacı vekilinin temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün 12.01.2011 tarihinde kabul edilen ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.'nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar  verildi.  

İlgili Mevzuat & Etiketler
© 2026 İçtihat Pro — ictihatpro.com  |  Bu belge bilgilendirme amaçlıdır. Resmi belge niteliği taşımaz.

İçtihat Pro Blog