10. Hukuk Dairesi
10. Hukuk Dairesi 2023/4066 E. , 2024/11819 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ : Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Antalya 5. İş Mahkemesi
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlenildikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA
1.Davacı vekili dava dilekçesinde, "İşverenin yapımını üstlendiği iş merkezi inşaatında kaza tarihi itibariyle yaklaşık 1 aydır sıvacı olarak çalışmakta olan başvuru sahibi/müvekkil 09.08.2016 günü saat 09:40 sıralarında inşaatın dış cephesine kurulmuş demir iskeleyi sökmekte iken iskelenin aniden devrilmesi üzerine yaklaşık 3 metre yükseklikten yere düştüğünü, bu yolla özürlü kalacak derecede yaralandığını, kaza sonrasında Antalya CBS'de 2016/57508 soruşturma no.lu soruşturma dosyası kapsamında başlatıldığını, soruşturmanın halen görülmekte olduğunu, kaza sonrasında SGK'ya iş kazası bildirimi yapıldığını, sürecin halen devam ettiğini, davacının uğradığı kaza sonucunda iç organlarının ağır derecede hasar gördüğünü bu nedenle çalışamaz hale geldiğini belirterek davacının kazanın etkisine bağlı uğradığı sıhhi hasar nedeniyle kaza sırasındaki işini yapma yetisini bütünüyle kaybettiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, 3.000 TL iş göremezlik,100 TL tedavi giderleri olmak üzere 3.200 TL maddi, 50.000-TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.
2.Davacı vekili 25.09.2019 tarihli bedel artırım dilekçesi ile maddi tazminat talebini 202.059,56 TL'ye artırmıştır.
3.Davacı vekili 05.04.2022 tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat talebini 368.150,96 TL olarak artırmıştır. II. CEVAP
Davalı cevap dilekçesinde, davacının olay günü 3 metrelik iskeleyi desteksiz söktüğü için kaza meydana geldiğini, davalıya izafe edilecek hiçbir kusur bulunmadığını, davalının alınabilecek önlemlerin hepsini aldığını, ceza davasında alınan bilirkişi raporunda davacının asli kusurlu bulunduğunu, davacıya kazadan sonra davalı ve kardeşi İsmail'in 1000 TL ve 500 TL para yardımında bulunduğunu, tazminat kabul edilecekse davacıya ödenen toplam 1500 TL paranın tazminat miktarından mahsubunu talep ettiklerini beyanla davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında, "...Davacı vekili tarafından mahkememize 25.09.2019 tarihli (tedavi ve ulaşım ücreti taleplerinden feragat beyanını da içerir) talep artırım dilekçesi verilmiş ve bilirkişi raporu doğrultusunda maddi tazminata ilişkin dava değeri arttırılarak gerekli harç eksikliği ikmal edilmiş olup Bölge Adliye Mahkemesi ilamı sonrasında yürütülen yargılamada alınan aktüer ek raporuna dayanarak davacı vekili tarafından 05.04.2022 tarihli ıslah dilekçesi verilerek bilirkişi raporu doğrultusunda dava değeri arttırılarak gerekli harç eksikliği ikmal edilmiştir. .... Davacının maluliyet oranının %19 olarak kesinleştiği, bu hususta hem SSYSK hem ATK 3.İhtisas Kurulundan rapor alınmış olup her iki raporda da belirtilen oranın tespit edildiği, davacıya SGK'ca sürekli iş göremezlik geliri bağlandığı, gelirin ilk PSD'sinin 49.894,90 TL olduğu, davalı tarafça dosyaya imzalı bordrolar sunulmadığından emsal ücret araştırması kapsamında aktüer bilirkişi tarafından belirlenen aylık ücret miktarının (asgari ücretin 1,9734 katı) Mahkememizin de kabulünde olduğu, alınan 01.04.2022 tarihli hesap raporunda davacının (müterafik kusurlu davacının %20'lik kusur oranına karşılık gelen tazminat tutarı da tenzil edilerek) gerçek zararının (geçici iş göremezlik zararının 6.024,73 TL, sürekli iş göremezlik yani efor kaybı olarak talep edilen zararın 368.150,96 TL olmak üzere toplam) 374.175,69-TL olduğu, davacı vekilinin dava dilekçesindeki efor kaybına dayalı sürekli iş göremezlik talebi gözetilerek açılan maddi tazminat davasının kabulü ile 368.150,96-TL maddi tazminatın olay tarihi olan 09.08.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar vermek gerekmiştir.
Davacı tarafça istinaf aşamasından önce dosyaya talep artırım dilekçesi sunulmuş, istinaf aşamasından sonra ise ıslah dilekçesi sunulmuş olup belirsiz alacak davası olarak açılan ve görülmekte olan davalarda "yargılama sırasında bedel artırım dilekçesinden sonra ıslah dilekçesi verilmesine engel bir durum olmadığı" bu hususun emsal Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin
21.03.2022 tarih ve 2022/887 Esas 2022/804 Karar sayılı ilamında da belirtildiği görülmekle Mahkememizce davacı tarafça sunulan ıslah dilekçesindeki talep miktarı karar verilirken gözetilmiştir...." gerekçesiyle Davanın kısmen kabulüne,
1.Davacının maddi tazminat (efor kaybına dayalı) davasının kabulü ile 368.150,96-TL maddi tazminatın olay tarihi olan 09.08.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
2.Davacının ulaşım ücreti ve tedavi gideri taleplerinin feragat nedeniyle reddine,
3.Davacının manevi tazminat davasının kısmen kabulü ile 30.000-TL manevi tazminatın olay tarihi olan 09.08.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulmuş olması üzerine, "...Öte yandan, davacı tarafça 25.09.2019 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebinin 202.059,56 TL'ye çıkarıldığı, Dairemizin gönderme kararı üzerine yeniden yapılan yargılama sırasında alınan aktüer hesap raporundan sonra, 05.04.2022 tarihinde harcı yatırılan dilekçe ile "HMK 107 gereği harcını ikmal ederek 202.059,56 TL'si efor kaybı tazminatı istemini ıslah yolu ile 166.091.40 TL artırarak 368.150,96 TL'ye" çıkardıklarının belirtildiği; İlk Derece Mahkemesince belirsiz alacak davası olarak açılan ve görülmekte olan davalarda bedel artırım dilekçesinden sonra ıslah dilekçesi verilmesine engel bir durum olmadığı gerekçesiyle 368.150,96 TL maddi tazminata hükmedilmiş ise de dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğuna dair herhangi bir ibare bulunmadığı, içerik itibariyle davanın kısmi dava olarak açıldığı, bir davada iki kez ıslah yoluna başvurulamayacağı, ikinci ıslahın dikkate alınmaması gerektiği, ıslahla kısmi davanın türünün belirsiz alacak davası olarak da değiştirilemeyeceği (kaldı ki davanın belirsiz alacak davası olarak kabul edilmesi halinde dahi, belirli hale gelen alacağın artırılmasından sonra ikinci kez artırımda bulunulamayacağı) anlaşıldığından, 202.059,56 TL maddi tazminata karar vermek gerekmiş; davalı tarafın bu yöne ilişkin istinaf nedenleri, açıklanan şekliyle yerinde görülmüştür..." gerekçesiyle davacı tarafın istinaf başvurusunun reddine, davalı tarafın istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkeme kararı kaldırılarak Davanın kısmen kabulüne,
1.202.059,56 TL maddi tazminatın olay tarihinden (09.08.2016'dan) itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
2.20.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden (09.08.2016'dan) itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,
3.Ulaşım ücreti ve tedavi gideri taleplerinin feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
1.Davacı vekili temyiz dilekçesinde,açılan davanın belirsiz alacak davası olduğu,Bölge Adliye Mahkemesince dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğuna dair herhangi bir ibare bulunmadığı, içerik itibariyle davanın kısmi dava olarak açıldığı yönündeki tespitinin hatalı olduğu, bir davada 2 ıslah olamayacağı şeklinde hatalı değerlendirme yapıldığını, ilk dilekçelerinin alacağı belirli hale getirmek için verdikleri bedel artırımına 2. dilekçelerinin ise alacağın ıslahen artırımına ilişkin olduğunu belirterek kararı temyiz etmiştir.
2.Davalı vekili temyiz dilekçesinde, müvekkiline atfedilen %80 kusurun kabul edilemeyeceğini diğer işçi ...'a ait %20 kusurun dikkate alınmamasının hatalı olduğunu, buna göre toplam %40 müterafik kusur olarak tazminata hükmedilmesi gerekirken bunun yapılamasının hatalı olduğunu belirterek kararı temyiz etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.
Davanın yasal dayanakları, 510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13, 16, 20 ve 21. maddeleri ile 4857 sayılı İş Kanunu'nun 77. maddesi hükümleridir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden, dış cephe kısmında sıvacı olarak davalıya ait 2 katlı ... İnşaat isimli iş merkezi inşaatında çalışan kazalı ve dava dışı işçi ..., birlikte yaklaşık 3 m yükseklikteki demir iskeleyi söktükleri sırada iskelenin yan yatmasıyla iskele üzerinde bulunan kazalı iskeleden beton zemine düşerek yaralanması şeklinde meydana gelen iş kazası ile ilgili olarak, ceza dava dosyasında davalı ... aleyhine açılan kamu davasında mevcut bilirkişi raporunda davalının tali kusurlu, davacının asli kusurlu olduğu belirtildiği ve ...'a adli para cezası verilerek kesinleştiği, mahkemece alınan kusur raporunda ise kazalının %20, davalının %80 oranında kusurlu bulunduğu, dava dışı ...'ın kusurunun değerlendirilmediği, bunun yerine Mahkemece yapılan değerlendirmede davacı ve dava dışı ...'ın yaşı ve tecrübesi gözetildiğinde iskele söküm işini bilmemesi gibi bir ihtimalin bulunmadığı, bilirkişi raporunda ve tanık beyanlarında, ceza dosyasında alınan beyanlar birlikte değerlendirildiğinde davacı ve ...'ın iskele söküm işinde sonradan yapmaları gereken iş olan iskelenin bina ile bağlantısını sağlayan tellerin sökümünü ve gergi direk sökümünü erken yapmaları, söküm işlemi sırasında herhangi bir destek kullanmamaları, yaşları ve tecrübeleri gözetildiğinde kendilerinin ve birbirlerinin güvenliklerini tehlikeye atmaları nedeniyle hem davacı hem de ...'ın somut olayda takdiren %20'şer oranında kusurlu oldukları kanaatine varıldığı, iş kazasına ilişkin Antalya 1. İş Mahkemesinin E. 2018/605 Esas sayılı dosyasının akıbetinin araştırılmadığı böylelikle ceza ve dosya kapsamında alınan kusur oran ve aidiyetlerinin çeliştiği, rücu dosyasındaki kusur oranının araştırılmadığı ve Mahkemece anılan çelişkiler giderilmeden anılan raporun hükme esas alınmak suretiyle karar verildiği anlaşılmaktadır. Taraflar arasında kusur oranlarının tespiti noktasında uyuşmazlık bulunduğu gözetilerek kusur oranının belirlenmesine ilişkin ilkelere de değinmek faydalı olacaktır.
İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işverenin, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu 4857 sayılı İş Kanunu'nun 77. maddesinin açık buyruğu iken 4857 sayılı Kanun'un 77. ve devamı bir kısım maddeleri 30.06.2012 tarih ve 28339 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun 37. maddesiyle, 01.01.2013 tarihinde yürürlüğe girmek üzere yürürlükten kaldırılmış olup, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, işverenin sağlık ve güvenlik önlemlerini alma yükümünü daha ayrıntılı bir biçimde düzenlemiştir. Buna göre, 6331 sayılı Kanun’un "İşverenin Genel Yükümlülüğü" kenar başlıklı 4. maddesinde: "İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;
a)Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.
b)İş yerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.
c)Risk değerlendirmesi yapar ve yaptırır.
ç)Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu gözönüne alır.
d)Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır." hükmü düzenlenmiştir. Aynı Kanun’un 5. maddesinde de risklerden korunma ilkeleri düzenlenmiştir. Buna göre maddede, "İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler göz önünde bulundurulur:
a)Risklerden kaçınmak,
b)Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek,
c)Risklerle kaynağında mücadele etmek,
ç)İşin kişilere uygun hale getirilmesi için iş yerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek,
d)Teknik gelişmelere uyum sağlamak,
e)Tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek,
f)Teknoloji, iş organizasyonu çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek,
g)Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine öncelik vermek,
ğ)Çalışanlara uygun talimatlar vermek." hükmü yer almaktadır.
Görüldüğü üzere, işverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümünün genel çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, “çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü” olduğu belirtildikten sonra, yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı birtakım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. maddede, işverenin anılan yükümlülükle gerçekleştireceği korunma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir.
10.maddede ise iş yerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken, işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir (Hukuk Genel Kurulunun 09.10.2013 tarih 2013/21-102 Esas 2013/1456 sayılı kararı). 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. ve 5. maddeleri ile bunu uygun olarak çıkarılan iş güvenliği yönetmelikleri hükümleri, işverenin sorumluluğunu objektifleştiren kriterler olarak değerlendirilmelidir. Bu sebeple mevzuatta yer alan teknik iş güvenliği kurallarına uyulmaması işverenin kusurlu davranışı olarak kabul edilmelidir. Ancak işveren sadece anılan yazılı kurallara değil, yazılı olmayan ve teknolojinin gerekli kıldığı önlemlere aykırı davrandığında da kusurlu görülerek oluşan zararı karşılamalıdır.
Objektifleştirilen kusur, kusur sorumluluğunu kusursuz sorumluluğa yaklaştırsa da onu kusursuz sorumluluk haline dönüştürmez. Çünkü bu halde dahi işverenin sorumluluğu için kusurun varlığı şarttır. Kusurun objektifleştirilmesi kriterinin yanısıra, Türk Borçlar Kanunu’nun 417/2. maddesinin, Anayasa hükümleri ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesi kapsamında yorumlanması da işverenin sorumluluğunu oldukça genişletecektir.
Yukarıda belirtilen açıklamalar doğrultusunda; işvereni zararlandırıcı olay nedeniyle sorumluluk halinden kurtaracak olan durum iş sağlığı ve güvenliği alanındaki ihmalleri ile oluşan zarar arasındaki uygun nedensellik bağının kesildiğini ispat etmekten ibarettir. Hukuk Genel Kurulunun 20.03.2013 tarih 2012/21-1121 E. 2013/386 sayılı kararında da belirtildiği üzere uygun nedensellik bağı üç durumda kesilebilir. Bunlar mücbir sebep, zarar görenin kusuru ve üçüncü kişinin kusurudur. Bu hallerden birinin varlığı halinde işverenin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir. İş kazası hukuki sebebine dayalı tazminat davalarında olayın gerçekleşme şeklinin tarafların gösterdiği deliller dikkate alınarak her türlü şüpheden uzak bir şekilde ortaya konulması ve giderek kusur oranlarının bu olaya uygun şekilde belirlenmesi gerektiği açıktır.
Mahkemece yapılacak iş; rücu dosyasının akıbetinin araştırılarak bu dosya üzerinden alınan kusur raporu da dosya kapsamına alınarak rücu,ceza dosyalarındaki kusur oranları ile de aradaki çelişkiyi giderecek şekilde A sınıfı iş güvenliği uzmanlarından oluşturulacak 3 kişilik bilirkişi heyetine; davalı, kazalı ile dava dışı ...'ın kusur durumları irdelenmek suretiyle bir kusur raporu alınmalıdır.
Davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan 6100 sayılı HMK ile eda davası niteliğinde belirsiz alacak davası türü kabul edilmiştir.
107.maddeye göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.”
Bu davadaki temel amaç ise alacağın belirsiz olması nedeni ile zamanaşımının tüm alacak için dava tarihi itibari ile kesilmesidir. Kanunun ilgili maddesindeki gerekçeye göre “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir. Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa, hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek "etkin hukukî koruma"nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir. Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle edâ hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur”
Bu doğrultuda H.M.K.'nın 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davasını açabilmesi için alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirlemesinin objektif olarak mümkün olmaması gerekir. Alacak miktarı biliniyorsa ya da bilinebilecek durumda ise böyle bir dava açılamaz. Çünkü bu durumda her davada arandığı gibi hukuki yarar aranacak olup alacak miktarının biliniyor ya da bilinebilecek olması halinde davacının hukuki yararından söz edilemez.
Belirsiz alacak davasında yapılan yargılama sırasında alacağın miktarının tam olarak belirlenmesi ile davacı talebini iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırabilecektir. Alacağın belirli hale gelmesi sonrasında ortaya çıkan yeni talep eksik belirtilirse davacının bundan sonraki yeni artırma isteği iddianın genişletilmesi yasağıyla karşılaşacaktır. Çünkü böylesi bir durumda alacağın belirsizliği değil davacının kendi ihmalinden kaynaklanan bir durum söz konusudur.
Öte yandan HMK'nın 33.maddesine göre "Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygulamak zorundadır. Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme ise Hâkime aittir." Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile Hâkim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur.
Bu açıklamalar doğrultusunda, iş kazasından kaynaklı tazminat davalarında davacının maddi tazminat alacağının tespiti, yargılama sürecinde taraflarca gösterilecek delillere göre belirlenip hesap edilecek olmasına göre, davanın açıldığı tarih itibariyle davacının maddi tazminat alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyecek olması nedeniyle ve hukuki nitelendirmenin Hakime olduğu hususu da dikkate alınarak, davayı 6100 sayılı H.M.K’nın 107. maddesine dayalı "belirsiz alacak davası" olarak değerlendirerek dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerin de bu doğrultuda irdelenmesi, sonucuna göre yargılama sürecinde sunulan maddi tazminatın artırılmasına dair istemin de ıslah olarak değil; talep artırım talebi olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. (Dairemizin 19.04.2022 tarih ve 2021/3834 E. - 2022/5880 K. sayılı ilamı da bu yöndedir)
Ayrıca 7251 sayılı Kanun'un 7. maddesi ile değişik 107/2. maddesine göre "Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır." hükmü ihdas edilmiştir.
Öte yandan her usuli işlemde uygulanma imkanı olan ıslah müessesinin belirsiz alacak davasında da uygulanmasına engel bir durum söz konusu değildir. Ancak taraflar lehine oluşan usuli kazanılmış hakkın ıslah ile ortadan kaldırılması mümkün değildir. Nitekim bu husus 7251 sayılı Kanun'un 18. maddesi ile 177. maddenin 2. fıkrasına eklenen "Yargıtayın bozma kararından veya Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya İlk Derece Mahkemesine gönderildiğinde, İlk Derece Mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz." hükmüyle açıkça düzenleme altına alınmıştır.
Somut olayda davacı vekilinin, müvekkili sigortalının iş kazasından kaynaklı sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle maddi tazminat alacağı miktarını davanın açıldığı tarih itibariyle tam ve kesin olarak belirleyemediğinin açık olmasına göre maddi tazminat istemi yönünden davanın Mahkemece "belirsiz alacak davası" olarak kabul edilmesi gerekir. Belirsiz alacak davasında yukarıda açıklandığı üzere talep arttırım dilekçesi verilmesinden sonra usulü kazanılmış haklara riayet etmek koşulu ile davanın ıslahı mümkündür. Buna göre Bölge Adliye Mahkemesince davacı tarafça 25.09.2019 tarihli talep artırım dilekçesinin verilmesinden sonra, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması üzerine kaldırma ilamı doğrultusunda yargılamaya devam olunarak maddi zararıın hesabına ilişkin alınan 01.04.2022 tarihli 2. kök raporla daha yüksek belirlenmesi üzerine davacı vekilince sunulan 05.04.2022 tarihli dilekçesinin, ıslah dilekçesi olarak değerlendirilmesi ve 05.04.2022 tarihli talep gibi karar verilmesi yerine yargılamada 2. kez talebin arttırılamayacağından bahisle 05.04.2022 tarihli talebin reddedilerek 25.09.2019 tarihli dilekçe kapsamında karar verilmesi isabetsizdir. Mahkemece yapılacak iş, yukarıda açıklanan ilke ve esaslar kapsamında kusur oran ve aidiyetleri belirlendikten sonra kusur uygulanmak suretiyle tazminat tutarı belirlenmeli, usuli kazanılmış haklar gözetilmeli, sonucuna göre karar verilmelidir. O halde, taraf vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmalıdır.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle, Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgililerine iadesine, Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
27.11.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.