Esas No
E. 2009/12677
Karar No
K. 2011/9073
Karar Tarihi
Karar Sonucu
BOZULMASINA
Hukuk Alanı
Ceza Hukuku

4. Ceza Dairesi         2009/12677 E.  ,  2011/9073 K.

"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :Sulh Ceza Mahkemesi

SUÇ: Muhafaza görevini kötüye kullanma
HÜKÜM: Beraat

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

Yasal hükümler uyarınca, yedieminin malı muhafaza ettiği yerde teslim etmekle yükümlü bulunması ve incelenen dosyada, icra dairesince sanığın adresine gelinerek hacizli malın iade edilmesi veya muhafaza atlına alınması için bir başvurunun yapılmaması karşısında, hacizli malların satış yerine götürülmemesi biçimindeki eylem, suçun maddi öğesini oluşturmaz ise de, sanığın hacizli malı başkasına verme, ortadan kaldırma, satma, rehnetme veya adresine gelinip istenildiğinde eylemli olarak teslim etmeme gibi davranışlarla TCY.nın 289/1. maddesinde öngörülen teslim amacı dışında tasarrufta bulunulması durumunda suçun oluşacağı gözetilerek; söz konusu hacizli malın teslim edildiği gibi usulüne uygun olarak muhafaza edilip edilmediğinin ARAŞTIRILMASI ve muhafaza edildiğinin belirlenmesi halinde sanığın beraatine, tersi durumda ise, hükümlülüğüne karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ve eksik inceleme ile beraat hükmü kurulması,

Bozmayı gerektirmiş ve O yer C.Savcısı'nın temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN, BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine. 28/06/2011 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY:

Muhafaza görevini kötüye kullanma suçunda görüş değişikliğine giden dairemiz kararları ile; yedieminin yükümlülüğünün teslim aldığı malı muhafaza etme ve istenildiğinde adresinde iade etmekle sınırlığı olduğu, bu nedenle de satış yerine götürmekle yükümlü kılınamayacağı kabul edilmiştir. Bu görüş ve kabulün yansıtıldığı ve sonraki çok sayıdaki kararda tekrarlanan Dairemizin 22.12.2009 tarihli ve 2008/7470 esas, 2009/21076 sayılı kararı şöyledir : “Yedieminlik, özel hukuka ilişkin bir hukuksal kurum olmakla birlikte, yedieminin yasal yükümlülüklerine aykırı davranmasının yasa tarafından yaptırıma bağlandığı hallerde Ceza Hukukun da ilgilendirmektedir. 5237 sayılı TCY.nın 289.maddesinde, muhafaza görevini kötüye kullanma başlığı altında; “muhafaza edilmek üzere kendisine resmen teslim olunan rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle el konulmuş mal üzerinde teslim amacı dışında tasarrufta bulunma” eyleminin cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Yasalarda öngörülen istisnalar (6831 sayılı Orman yasasının 84.maddesi gibi) dışında yedieminlik, muhafaza yükümü altına giren kişinin özgür iradesiyle kuracağı hukuksal bir ilişki niteliğindedir. Bu nedenle, yedieminin suçun öğelerini ilgilendiren yasal yükümlülüklerinin saptanması ve hukuka aykırılık öğesinin incelenmesi bakımından, yedieminlik kurumunun özel hukuktaki yeri ile hak ve yükümlülüklerinin incelenmesi gerekmektedir.

Yedieminlik kurumu özel hukukta, Borçlar Yasasının 463-482.maddelerinde düzenlenen “vedia sözleşmesinin” bir türü olarak kabul edilmektedir. (Prof.Dr. Ejder Yılmaz, Yedieminlik, T.Hukuk Dünyası D.Mayıs 2000, S.1, s.7; Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.IV. İstanbul 2001, s.4294; Prof.Dr. Cevdet Yavuz, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 1997 s. 770). Vedia (saklama/emanet) Sözleşmesi doktrinde, “saklatan tarafından verilen bir taşınırın, saklayan tarafından kabul edilerek güvenli bir yerde saklanması ve saklatanın dilediği zaman istemesiyle onu saklatana geri vermesi yükümlülüğünü yükleyen bir sözleşmedir” biçiminde tanımlanmaktadır. (Prof.Dr. Aydın Zevkliler, Borçlar Hukuku, Özel Borç İlişkileri, Ankara 2002, s. 385; Doç.Dr. Mustafa Tiftik, Türk Hukukunda Vedia Sözleşmesi, Ankara 2007, s.25). Vedia sözleşmesi hükümleri arasında yer alan “Yediemine tevdi” başlığı altındaki 471.maddesinde de, hukuki durumuyla ilgili uyuşmazlık bulunan veya şüpheli olan bir şeyin “müstevdie/saklayana” veya “yediadile” tevdi edilebileceği ve bu durumda, malı teslim alanın bütün ilgililerin rızası veya hakimin kararı olmadıkça malı hiç birine iade edemeyeceği belirtilmektedir. Yasanın 473 vd.maddelerinde ise, vedia sözleşmesinin bir türü olan “ardiye/depo sözleşmesi” düzenlenmiştir.

Borçlar Yasası dışında, yedieminliği öngören 1086 sayılı Hukuk Yargılama Yasasının 101; 2004 sayılı İcra İflas Yasasının 26, 88, 273; 358; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasanın 82, 83.maddeleri gibi çeşitli yasalarda da yedieminlik ilişkisi veya bu nitelikte muhafaza yükümlülüğü doğuran düzenlemeler yer almaktadır. Belirtilen düzenlemelerde bir nevi kamusal ilişkinin de kurulması dolayısıyla doktrinde Borçlar Yasasında düzenlenen “akdi” yedieminlikten farkını ifade etmek üzere “kamu hukuku ilişkileri doğuran yedieminlik” adı da verilmektedir (Dr.Haluk Eruygur, Yedieminlik, Ankara 2008, s.68). Fakat, açıklanan yasa hükümlerinde de muhafaza yükümlülüğünün bir yasal zorunluluk olmayıp, hukuksal ilişkinin özgür iradeyle kurulması karşısında, bunların da akdi bir ilişki olduğu inkar edilemeyecektir. Bu nedenle, adı geçen yasalarda açıkça düzenlenmeyen hususlarda, hukuksal kurumun temelini oluşturan vedia sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gerekli bulunmaktadır.

Borçlar Yasasına göre vedia sözleşmesi uyarınca taşınır malın muhafazası için malı veren kişi (muhafaza ettiren); sözleşmenin icrası nedeniyle ilgili olan bütün masrafları ve meydana gelen zararı ödemek borcu altındadır (BK.M.464). Buna karşın, vedia sözleşmesi nedeniyle saklama yükümlüsü olan kişi (muhafaza eden); muhafaza edilmesi için teslim edilen taşınırı kullanmama, malı güvenli bir yerde muhafaza etme ve teslim eden tarafından istenildiğinde geri verme ile borçludur (BK.M.465-467). Malı saklatan kişi, sözleşmede bir süre öngörülse dahi, her zaman malın iadesini isteme hakkına sahip olduğu gibi, saklama borçlusu olan kişi de istenildiği her an, malı teslim etmekle yükümlüdür (BK.M.466/1). Bu yükümlülük gereği muhafaza görevlisinin, ilk kez talep edildiğinde malı aldığı zamandaki gibi (varsa semeresi ile birlikte) iade etmesi zorunludur (Doç.Dr. Mustafa Tiftik, Vedia Sözleşmesi, s.47, 52).

Vedia sözleşmesi uyarınca saklama ile yükümlü olan kişinin iade borcunu yerine getireceği yer, Kanunun “iade mahalli” başlıklı 468.maddesinde “vedia hıfzedilmesi lazım gelen yerde iade olunur ve iade masrafıyla iade zamanındaki hasar, mudia aittir” biçiminde düzenlenmiş ve bu konuda, “malın saklanması gereken yerde iade edileceği” kuralı kabul edilmiştir. Bu düzenleme dolayısıyla muhafaza edenin malı götürüp teslim etme yükümlülüğü bulunmadığından, malın muhafazası amacıyla teslim eden kişi, iadesini istediği malı, muhafaza edilen yerden teslim alacaktır (Doç. Dr. Mustafa Tiftik, Vedia Sözleşmesi, s.52). Bu bakımdan yasa uyarınca, muhafaza ili yükümlü olan kişinin malın iade edilmesi için, malı başka bir yere götürme, nakletme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bu nedenle ancak, teslim edenin muhafaza edenin adresine başvurarak iadeyi istemesine karşın, yediemininin iade etmemesi durumunda yükümlülüğüne aykırı davrandığı söylenebilecektir. Vedia sözleşmesine ilişkin genel düzenlemelerin istisnasını oluşturan başka bir yasal hüküm bulunmadığı takdirde, malın muhafazasını üstlenen kişinin, iade yükümlülüğünün, muhafaza ettiği yerde olduğu kabul edilmelidir. Bu konuda 2004 sayılı İİY.nın 88 ve 358.maddeleri ile 6183 sayılı Yasanın 82, 83.maddelerinde de, hacizli malın muhafaza amacıyla kendisine bırakıldığı kişinin, malların icra dairesinden istendiği anda önceki durumuyla iade ile yükümlü olduğu belirtilmekle birlikte, iadenin şekli ve yeri hakkında bir düzenleme yapılmadığından, bu konuda genel hükümlerin uygulanması gerekmektedir. Esasen, bu konuda vedia sözleşmesi hükümlerine başvurulmasa dahi, yasada olmayan bir yükümlülüğün yediemine yükletilmesi olanaklı bulunmayıp, aksi yorumun benimsenmesi TCY.nın 2. maddesinde belirtilen “kanunilik ilkesine” aykırılık oluşturacaktır.

Açıklanan yasal hükümler uyarınca, yedieminin malı muhafaza ettiği yerde teslim etmekle yükümlü bulunması ve incelenen dosyada, icra dairesince sanığın adresine gelinerek hacizli malın iade edilmesi veya muhafaza atlına alınması için bir başvurunun yapılmaması karşısında, hacizli malların satış yerine götürülmemesi biçimindeki eylem, suçun maddi öğesini oluşturmaz” Açıklanan ve son uygulamalarla istikrar bulan Dairemiz kararlarında kabul edilen (ve esasen sayın çoğunluğun da kabulünde olan) görüş ve gerekçelerin ortaya çıkardığı hukuki sonuçlar şunlardır:

1.Yedieminin hacizli malı satış yerine götürme yükümlülüğü bulunmamakta, aksine icra dairesince malın adrese gelinerek teslim alınması gerekmekte,

2.Yediemine hacizli malı satış yerine getirmesi için icra dairesince muhtıra tebliğine ilişkin işlem hukuka aykırı sayılmakta,

3.İcra dairesinin, hacizli malın satış yerine getirilmesine ilişkin muhtırasına karşın, mahcuzun satış yerine getirilmemesi eylemi, TCK 289. maddesindeki suçun, “teslim amacı dışında tasarrufta bulunma” biçimindeki hareket öğesini oluşturmamaktadır. 5271 sayılı CMK 225/1. madde de; “HÜKÜM ANCAK İDDİANAMEDE UNSURLARI GÖSTERİLEN SUÇA İLİŞKİN FİİL VE FAİL HAKKINDA VERİLİR” hükmü yer almaktadır.

Bu hükmün amacı; yargılamaya konu edilen fiilin ve failin kesin olarak belirlenmesi ve böylece yargılama konusunun sınırlandırılması, ‘davasız suç olmaz’ ilkesinin ihlal edilmesinin önlenmesidir. Diğer taraftan anılan hükmün yasaya konulmasının diğer birtakım önemli hukuki sonuçları da bulunmaktadır. Bu sayede, yargılanacak uyuşmazlığın başka bir davanın konusu yapılmasının (ne bis in idem ilkesinin ihlalinin) önüne geçilmesi, konunun aynılığının denetlenmesi ve aynı kişi ve eylemle ilgili olarak tekrar dava açılamayacağıyla ilgili hükmün uygulanabilmesine olanak sağlanmasıdır (Bkz; Prof. Dr. Nur Centel-Doç.Dr. Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7.Bası, İstanbul 2010, s. 552-555). Buna karşın, Dairemizin görüş değişikliğinden önceki uygulamalarına dayalı olarak yapılan işlemler ve açılan davalar dolayısıyla temyiz incelemesine gelen dosyalarda ve incelemeye konu bu dosyada;

Alacaklı vekilinin şikayet dilekçesi ile, icra dairesinin satış gününü ve malın satış yerine getirilmesini isteyen yazısının tebliğine karşın, yedieminin malı satış yerine getirmediği belirtilerek cezalandırılması istenilmekte, dilekçede bundan ayrıca yedieminin mallar üzerinde amaç dışında tasarrufta bulunduğuna (malı sattığı, tükettiği, bozduğu, tahrif ettiği vb.) yönelik başka bir iddiadan da söz edilmemektedir. Bu dilekçe üzerine düzenlenen iddianamede de; “sanığa satış gününü içeren muhtıranın tebliğine rağmen … tarihli satış günü malları satış yerine getirmeyerek teslim amacı dışında tasarrufta bulunduğu” belirtilmek suretiyle kamu davasının açıldığı görülmektedir. Görüldüğü üzere şikayet dilekçesinde ve iddianamede suç teşkil ettiği ileri sürülen eylem; “malın satış günü satış yerine getirilmemesi nedeniyle amaç dışında tasarrufta bulunulduğu” iddiasıdır.

CMK.nın 170/2-h maddesi uyarınca yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddeleri iddianamede gösterilmesi gerekmekte olup, aynı maddenin 4. fıkrasında da, iddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır, denilmektedir. Yine CMK.nın 223/2-a maddesine göre, yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması halinde beraat kararı verilmesi gerektiği açıklanmış bulunulmaktadır.

İncelenen dosyada da iddianamede açıklanan ve yargılama bakımından sınırlanan eylem yalnızca; … tarihinde hacizli malı satış yerine getirmemek suretiyle teslim amacı dışında tasarruf” etmektir. Yediemin olarak muhafaza görevi verilen kişinin satış yerine götürme görevinin bulunmadığını ve hatta icra dairesinin satış yerine getirme emrinin de hukuka aykırı bulunduğunu sürekli içtihatlarımızla kabul ettiğimize karşın, yediemin hakkındaki suç ihbarı sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi gerekirken, yersiz ve haksız biçimde kamu davasının açılmış bulunması karşısında benzer düşüncelerle mahkemece verilen beraat kararının onanması gerekirken, iddianame kapsamını aşar biçimde, “hacizli malın yedieminin elinde bulunup bulunmadığının keşfen veya zabıta araştırmasıyla tespit edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerektiği” şeklindeki sayın çoğunluğun yaklaşımı, ceza muhakemesi hukukunun ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Yapılan araştırma sonucunda örneğin, failin malı satış tarihinden aylar önce sattığı ortaya çıkarsa, bu iddianameye konu olmayan ve gerek suç tarihi ve gerekse hareket biçimi bakımından tümüyle başka bir eylem olacak, dolayısıyla ayrı bir iddianamenin konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla, sayın çoğunluğun yapılmasını istediği araştırma sonucunda örnekteki gibi bir durum ortaya çıksa dahi, yargılamamıza konu iddianamenin kapsamına girmediği açık bulunan bu eylem hakkında hüküm kurma olanağı bulunmamaktadır. Bu yeni olay için ayrı bir dava açılması gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, mevcut dosyada yargılamaya konu eylem dolayısıyla derhal beraat kararı verilmesi gerektiği ve aleyhinde usule aykırı biçimde dava açılmış bulunan ve böylece AİHS’nin 6. maddesinde sözü edilen adil yargılanma hakkı da ihlal edilen sanığın mağduriyetinin bir an önce sona erdirilmesi amacıyla mahkemenin beraat hükmünün onanması gerekirken, hukuka aykırı bu durumun sürdürülmesi ve yasaya aykırı biçimde yerel mahkemeye araştırma yükümlülüğü getirilmesine ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edememekteyiz.

© 2026 İçtihat Pro — ictihatpro.com  |  Bu belge bilgilendirme amaçlıdır. Resmi belge niteliği taşımaz.