4. Ceza Dairesi
4. Ceza Dairesi 2012/28180 E. , 2013/14227 K.
"İçtihat Metni"
2863 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama sonunda, mahkumiyetine dair Marmaris 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27/02/2008 gün ve 2006/441 esas, 2008/62 karar sayılı hükmün sanık tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 27/03/2012 gün ve 2010/15293 esas, 2012/7059 sayılı kararıyla; "Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak:
TCK'nın 184/1. maddesinde, ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapılması cezalandırılmaktadır.
TCK'nın 184/4. maddesinde "'Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tâbi yerlerde uygulanır" denilmektedir.
Dairemiz kararlarında "özel imar rejimine tabi yerler"; 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu, 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanun, 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu gibi özel imar düzenlemeleri ve kısıtlamaları getiren yerler şeklinde anlaşılmaktadır. Nitekim 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 4. maddesinde, belirtilen nitelikteki özel kanun hükümlerinin geçerliliği kabul edilmiştir.
Belirtilen kanuni düzenlemeler karşısında, TCK'nın 184/1. maddesinde ruhsatsız veya ruhsata aykırı "bina yapılması" bağlamında özel kanunlardaki hükümlere göre daha özel nitelikli bir norm olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda özel hüküm-genel hüküm çatışmasında "özel normun önceliği ilkesi" gereği yalnızca TCK'nın 184/1. maddesi uygulanmalıdır.
Bu açıklamalar doğrultusunda sanığın, Bakanlar Kurulunun 22.10.1990 tarih ve 90/1117 sayılı kararı ile ilan edilen Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi sınırları içerisinde, İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 14.02.1996 gün ve 5576 sayılı kararı ile tescil edilen III. Derece Sit alanında yetkili kurumlardan izin ve yapı ruhsatiyesi alınmadan tek katlı betonarme bina inşa etmek biçiminde gerçekleşen eyleminin, 5237 sayılı TCK'nın 184/1. maddesindeki suçu oluşturduğu gözetilmeden eylemin aynı zamanda 2863 sayılı kanunun 65/b maddisini de ihlal ettiğinden söz edilerek 5237 sayılı TCK'nın 44. maddesi uyarınca en ağır cezayı gerektiren 2863 sayılı kanun uyarınca hüküm kurulması, Yasaya aykırı, sanık ...'nin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA," karar verilmiştir. I-İTİRAZ NEDENLERİ Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10/07/2012 tarihli kararı ile Dairemize gönderilen,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25/06/2012 gün ve 2008/184144 sayılı yazısı ile; "I.2863 SAYILI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNU, TÜRK CEZA KANUNUNA NAZARAN “ÖZEL KANUN” NİTELİĞİNDEDİR
Kanun koyucunun, bir hukuk normunda maddi unsur ile hukuki netice arasında tesis edilmiş olan bağlantının belirli hallerde kesilmesi yolundaki iradesinin kanunda daima açık olarak ifade edilmiş olması gerekmez, böyle bir sonuç söz konusu hükümlerin amaçlarından da çıkabilir. Gerçekten kanun koyucu bazen mevcut (genel) bir normun kapsamına giren olaylardan belirli bir kısmını özelliklerinden ötürü ayrıca düzenlemektedir (özel norm). Böyle bir halde kanun koyucu söz konusu olaylara genel normun değil de münhasıran özel normun uygulanmasını irade etmiş olabilir. Bu takdirde kanun koyucunun amacına uygun olarak özel norm, genel normu bertaraf eder (lex specialis derogat legi generali). Böyle bir durumun ne zaman mevcut olacağının tesbiti için her şeyden önce özel hüküm-genel hüküm kavramlarının aydınlığa kavuşturulması ve özel hükmün hangi şartlar altında genel hükmü bertaraf edeceğinin araştırılması gerekmektedir.(Tahir ÇAĞA,Özel Hüküm Genel Hükmü Daima Bertaraf Eder mi?, Erişim tarihi: http://portal.ubap.org.tr/App-Themes/ Dergi/1991-19913-1003.pdf,10/06/2012) Özel hüküm-genel hüküm ilişkisi, iki hukuk normunun maddi unsurları arasındaki karşılaştırılmasından ibarettir. İki normun maddi unsurları arasındaki karşılaştırılması açısından şu olasılık1ar vardır
Birincisi, her iki normun maddi unsurlarının bir birinden tamamen ayrı olmaları, müşterek hiç bir noktalarının bulunmaması halidir. İkinci ihtimal, birincisinin tam aksi, yani her iki normun maddi unsurlarının tamamen aynı olmalarıdır. Bu takdirde normlardan birinin maddi unsuru gerçekleşince diğerininki de gerçekleşmiş olur. Bu durumda her iki normun öngördüğü hukuki neticeler zorunlu olarak bir birinden farklı olmak zorundadır; zira aksi halde normlardan biri diğerinin tekrarından ibaret, haşiv bir norm olur. Üçüncü ihtimal ise, her iki normun maddi unsurlarının ne tamamen farklı ne, de tamamen aynı olmayıp müşterek bazı noktaları bulunmasıdır. Yargıtay 4.6.1958 tarih ve 15/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında «Umumi hükümle hususi hüküm karşılaştığı zaman, hadiseye ancak hususi hükmün tatbik olunabilmesi, hukukun umumi kaidelerindendir,» demektedir. «lex specialis derogat legi generali» (özel hüküm genel hükmü bertaraf eder)
Hükümlerinin mahiyeti itibariyle herkese veya her olaya uygulanması mümkün olan kanunlara “genel kanun” denilmektedir. Buna karşın belli kişilere veya belli olaylara uygulanan kanunlara ise özel kanun denmektedir. Belirli bir olayı düzenleyen iki ayrı kanunun aynı zamanda yürürlükte bulunduğu durumlarda, söz konusu iki yasanın olayı düzenleyen hükümleri arasında bir çelişki yoksa sorun doğmaz. Ancak iki yasa aynı olayı farklı biçimde düzenlemişlerse bu durumda hangi yasanın söz konusu olaya uygulanacağı sorunu karşımıza çıkmaktadır. Aynı olayı düzenleyen iki ayrı kanun, ikisi de genel veya ikisi de özel nitelikte ise bu durumda sonraki kanunun önceki kanunla düzenlenen hususlarda meydana getirdiği değişiklikler çerçevesinde sonraki kanun uygulanmalıdır. Sonraki tarihli kanunla önceki tarihli bir kanunla düzenlenen hükümlerin kaldırıldığı açıkça ifade edilebileceği gibi zımni bir kaldırma da söz konusu olabilmektedir. Aynı anda aynı olayı düzenleyen biri genel diğeri özel iki ayrı kanun yürürlükte bulunduğu takdirde ise, eğer önceki kanun genel yeni kanun özel ise, bu takdirde olaya özel olan yeni kanun hükümleri uygulanmalıdır. Şayet, önceki kanun özel yeni kanun genel ise bu durumda da kanun koyucunun genel yasayı çıkarırken hangi amacı taşıdığına bakmak gerekir. (Erdal KULUÇLU,Türk Hukuk Sisteminde Normlar Hiyerarşisi ve Sayıştay Denetimine Etkileri, Sayıştay Dergisi, S.71,erişimTarihi.http://dergi.sayistay.gov.tr/icerik/der71m1.pdf, 10/06/2012).Yasa koyucu önceki tarihli özel kanunla düzenlenen hususlarda yeni bir bakış açısıyla sonraki tarihli genel kanunla bir değişiklik öngördüğü takdirde olaya sonraki tarihli genel kanunun uygulanması gerekir.
Aynı anda yürürlükte bulunan iki ayrı kanun, aynı olayda birbirinden farklı düzenlemeler içerdiği takdirde, sonraki kanunda yer alan hükümler olaya uygulanmakta ve kanun koyucunun o mevzudaki iradesinin yeni getirilen düzenlemeler çerçevesinde değiştiği kabul edilmektedir. Eğer kanun koyucu, sonraki düzenlemesinde önceki düzenleme hükümlerini değiştirdiğini açıkça belirtmişse problem doğmaz ancak sonraki düzenleme aynı hususu farklı şekilde düzenlemişse ve açıkça bir ilgadan bahsedilmiyorsa Anayasa Mahkemesinin 15.3.1966 tarih ve E,1965/40 K,1966/15 sayılı Kararı’nda (RG:18.7.1966 tarih ve S.12351 ) nitelendirildiği üzere üstü kapalı (zımni) bir kaldırma söz konusudur. Anayasa Mahkemesi “Özel kanunlardan yürürlük tarihine göre önceki ve sonraki kanun hükümleri arasında çelişme bulunursa veya öncekinin ele aldığı konuyu sonraki kanun yeni baştan düzenlerse sonraki kanun, önceki kanunu üstü kapalı olarak yürürlükten kaldırır.” şeklindeki içtihadı ile normlar hiyerarşisinde önceki kanun ve sonraki kanun hususuna açıklık getirmektedir.
Somut olayda; uygulanması gereken iki ayrı kanunun farklı hükümlerinin seçiminde önceki kanun ve sonraki kanun hususu, bazı durumlarda genel kanun ve özel kanun kriteri ile iç içe ele alınmaktadır. Nitekim Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 11.2.1988 tarih ve E. 1987/3 K. 1988/1 sayılı Kararında önceki ve sonraki kanun hükümleri arasında çelişme olduğu takdirde somut olayda özel ve sonraki kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmektedir. Nitekim 2863 sayılı Kanunun 65/b. maddesi, 23/01/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanunun 408. maddesi ile değiştirilmiş olup, niteliği itibarıyla TCK na göre, sonraki tarihli ve özel kanun niteliğindedir. II.2863 SAYILI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNU İLE TÜRK CEZA KANUNUN 184. MADDESİ İLE KORUNAN HUKUKİ DEĞERLER FARKLIDIR. BU NEDENLE NORMATİF ÖNCELİK İLKESİ UYGULANAMAZ
Suçun hukuki konusu, suçun doğrudan doğruya ihlal ettiği varlık veya menfaattir. Suçun hukuki konusu kanun ile korunan hak ve menfaat, başka bir anlatımla suçun doğrudan doğruya ihlal ettiği varlık veya menfaattir. Bu ilke çağdaş ceza hukukuna, klasik okul tarafından kazandırılmıştır. 5237 TCK nun 184. maddesinde düzenlenen imar kirliliğine neden olma suçu, madde itibarıyla, "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı Üçüncü Kısmın “Çevreye Karşı Suçlar” başlıklı ikinci bölümünde tanzim edilmiştir. Bu suçla korunan hukuksal menfaat, dar ve teknik anlamda, imar düzeni olduğu söylenebilinirse de, gerek suçun konusu ve gerekse maddenin tanzim edildiği yer nazara alındığında Anayasanın 56. maddesinin tarif edildiği şekli ile “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıdır.”(Arzu SAĞLAMDEMİR, Ceza Hukukunda İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu.,s.73, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Y.Lisans Tezi, İstanbul, 2007 Erişim Tarihi ve yeri:http://www.belgeler.com/blg/1czs/ceza-hukukunda-imar-kirliligine-neden-olma-suçu- crime-of-causing-development-pollution,10/06/2012). 2863 sayılı Yasa’nın 17 inci maddesinin (a) bendinin ilk paragrafında, bir alanın koruma bölge kurulunca sit olarak ilânının, bu alanda her ölçekteki plân uygulamasını durduracağı belirtilmekte, ikinci ve sekizinci paragraflarında ise “Koruma amaçlı imar plânı yapılıncaya kadar, koruma bölge kurulu tarafından üç ay içinde geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları belirlenir." hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa’nın 63. maddesinin ilk fıkrasında, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” ikinci fıkrasında da bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Bu kuralı uygulamaya geçiren 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 1. maddesinde, bu Kanun’un amacının, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili tanımları belirlemek, yapılacak işlem ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve uygulama kararlarını alacak teşkilâtın kuruluş ve görevlerini tespit etmek olduğu, 2. maddesinde de bu Kanun’un, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili hususları ve bunlarla ilgili gerçek ve tüzelkişilerin görev ve sorumluluklarını kapsadığı belirtilmektedir. 2863 sayılı Yasa’nın diğer maddelerinin de bu amaç ve kapsam doğrultusunda düzenlendiği kuşkusuzdur.
Tarih, kültür ve tabiat varlıkları, özellik taşıyan, bir uygarlığın, belirli bir gelişmenin veya tarifi bir olayın tanıklığını yapan ve böylece kültürel ve tarihsel, anlam taşıyan varlıklardır. Bu varlıkları tespit edip, orijinal değerlerini bozmadan bakım ve restorasyonlarını bilim ve sanat kaidesine uygun bir şekilde yaparak bunları gelecek nesillere ulaştırmak, Devletin koruma görevi içerisindedir. Ülkemiz tüm dünya ülkelerinin hayranlığını çeken çok zengin tarihi ve kültürel değerlere sahiptir. Ancak, bu varlıkların tahrip veya yok olma tehlikesi karşısında, suç ve ceza siyaseti bakımından bu değerleri koruma konusunda etkili, objektif, caydırıcı ve ciddi önlemlerin alınması ve yaptırımların uygulanması zorunludur.
Öte yandan, 2863 sayılı Kanun, imar planı kapsamında kalsın veya kalmasın, kentsel veya kırsal alanlarda, kamu yararı ve sosyal adalet gözetilerek, kentsel standartlara, bilim, teknik, sanat ve sağlık kurallarına uygun, doğal, tarihi, kültürel çevre ve ekosistemleri koruyan, yaşatan ve geliştiren, afetlere duyarlı, sürdürülebilir gelişme ve ekonomik kalkınma hedeflerine uygun yaşam çevrelerinin oluşturulması için iyileştirme, tasfiye ve yenileme ilke ve esasların belirleyen bir Kanundur. Kanunun 23/1/2008-5728/408. maddesi ile değişik 65. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde; Sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar plânlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşaî ve fizikî müdahaleler yaptırıma bağlanmıştır. Yasa, suçun maddi konusu olarak kültürel ve doğal varlıkların korunması kuralını ihlal eden yapılaşmalardır. Suçla korunan hukuki menfaate bakıldığında TCK nın 184.maddesine nazaran yasanın ratio legis’inin, 2863 sayılı Kanunun 2. maddesinde tanımlı, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır.
III. FİİL, TCK’NUN 44
. MADDESİNE GÖRE “FİKRİ İÇTİMA” KURALINA GÖRE CEZALANDIRILMALIDIR.
Fikri içtimayı düzenleyen TCK 44. madde, "İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır" şeklindedir. Bu düzenlemeye göre fikri içtima, bir fiil ile kanunun birden çok ve farklı hükümlerinin ihlal edilmesi ve faile en ağır cezanın verilmesi anlamına gelir. (Giovanni Fiandaca/Enzo Musco; Diritto Penale, Parte Genrale, Bologna, 1995, s.
595.Mustafa ÖZEN hakemli makalelerhttp://portal.ubap.org.tr/App_Themes/Dergi/2007-73-372.pdf)
Fikri içtimanın söz konusu olabilmesi için gerekli olan ilk şart, fiilin tek olmasıdır. Zaten failin gerçekleştirdiği fiilin birden fazla olması durumunda, kanunun aynı hükmü ihlal edilmiş ise, bu durumda zincirleme suçtan, kanunun farklı hükümleri ihlal edilmiş ise suç çokluğundan söz edilir. İşlenen fiilin tek olması durumunu,
TCK’nın 44. maddesindeki “işlediği bir fiil ile” ibaresinden çıkarmak mümkündür. Maddede geçen “fiil” sözcüğünün ne anlama geldiği doktrinde tartışmalara neden olmuştur. Bazı Yazarlar, fiil teriminin hareket, sonuç ve nedensellik bağından oluştuğunu, fiilin tekliği veya çokluğunu belirleyenin hareket değil, netice olduğunu, netice birden fazla ise, tek bir hareketle yapılmış olsa bile, fiilin tekliğinden, dolayısıyla suçun tekliğinden söz edilemeyeceğini savunmaktadırlar. Bir kısım Yazarlar ise, fiili hareket olarak anlamaktadırlar. Bu Yazarlara göre, her suçta bir sonuç bulunmamaktadır, çoğu suç sırf hareket suçudur, ayrıca fikri içtima kurumunda, fiilin tekliği sonuca göre belirlenir ise, fikri içtima müessesinin uygulama alanı oldukça daraltılmış olacaktır. Ayrıca fail, tek bir hareket yaparak, tek bir sonucun gerçekleşmesini istemiş ise, failin istemediği bir sonuç gerçekleşince bu sonuçtan sorumlu tutmak, kusurluluk ilkesine de uymayacaktır. Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima; aslında şekli, görünüşte ya da düşünsel anlamda birleşme anlamına gelir.
TCK’nın 44. maddesinin gerekçesinde verilen örneklerden, kanun koyucunun fiilden, hareketi anladığı, hareket teorisine üstünlük tanıdığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Yargıtay da, fiilin tek olması koşulunu hareketin tek olması olarak kabul etmektedir. Yerleşmiş yargısal kararlarda, eylemin tek olması koşulu, hareketin tek olması olarak kabul edilmiştir. Konu öğretide de ele alınmış ve kimi yazarlar da aynı görüşü savunarak, “tek eylem” terimini, iradi karara dayanan tek hareket olarak kabul etmişlerdir. (ARTUK, M.EMİN.-GÖKÇEN, A.-YENİDÜNYA, Ceza Hukuku Genel Hükümler, sh.846; YÜCE, Tufan ., Ceza Hukuku Dersleri, sh.379.) Fikri içtimanın gerçekleşmesi için gerekli olan diğer koşul ise, yasanın farklı hükümlerinin ihlal edilmiş olmasıdır. Ayrıca Yargıtay TCK döneminde de verdiği kararlarda, bir fiil ile birden fazla neticenin oluştuğu durumlarda fikri içtimanın söz konusu olabileceğini kabul ederek, tek fiilden anlaşılması gerekenin, tek netice değil, tek hareket olduğunu zımnen kabul etmektedir. Doktrinde hareketin tekliğinin ne anlama geldiği konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Doğal anlamda hareketin tekliği görüşüne göre doğal anlamda hareket, ceza hukukunun önemli saydığı biçimde kişiliğin dışa vurulmasıdır. Burada verilen iradi kararın sonucu olarak gerçekleştirilen bedeni davranışların sayısı esas alınmaktadır. Suç oluşturacak hareketlerin, davranış anlamında birden fazla yapılması halinde hareketin tekliğini etkilemektedir. örneğin mağdura bir el ateş edilmesi, bıçakla bir defa vurulması, bu durumlarda davranışlar bir tanedir, bu davranışlar sonucu birden fazla sonuç ortaya çıksa da hareket tektir. Hukuki anlamda hareket tekliğinde ise, birden fazla hareket hukuki nedenlerden ötürü değerlendirmede birlik oluşturmakta ise, ortada tek hareket vardır. Doğal anlamda hareketin tek olduğu durumların tamamında, hukuki anlamda da tek hareket vardır. Ancak doğal anlamda hareketin birden fazla olduğu durumlarda hukuki anlamda hareket de birden çoktur denilemez. Bazen doğal anlamda birden çok hareket bulunmasına karşın, hukuki anlamda hareketin tekliği söz konusudur. Bir suçun kanuni tarifinde, birden fazla hareket tek hareket gibi sayılmışsa, burada hukuki anlamda tek hareket söz konusudur. Bu suçların örnekleri, çok hareketli suçlar, seçimlik hareketli suçlar, bileşik suçlar ve mütemadi suçlar olarak gösterilebilir. Burada kanun koyucu bir çok harekete bir sonuç bağlayarak, kanuni tip olarak belirlemiştir. Yine suçun işlenebilmesi için, doğal anlamda tek hareket yeterli olmasına karşın, aralıksız olarak bu hareketlerin birden fazla defa gerçekleştirilmesi durumunda da, doğal anlamda birden çok davranış olmasına karşın hukuki anlamda hareketin tekliği söz konusudur.
Yukarıdaki açıklamalar karşısında, fikri içtimanın şartlarından olan fiilin tekliği ile anlaşılması gereken, doğal davranışın tekliği değil, hukuki anlamda hareketin tekliği olsa gerektir. Ancak doktrinde “bu gün artık fikri içtima bakımından hareketin tekliği-çokluğu ayrımından ziyade, fiilin icra hareketlerinin kısmen de olsa örtüşüp örtüşmediği belirleyici kriter olarak görülmektedir. Bu nedenle tek bir fiil birden çok suçun kanuni tanımının gerçekleşmesi bakımından kısmen de olsa ortak bir icra hareketi niteliğine sahip ise fikri içtimanın varlığı kabul edilecektir” görüşü ön plana çıkmaktadır.
Fikri içtimanın gerçekleşmesi için, yapılan hareketin her suç yönünden, tipe uygun, hukuka aykırı ve kusurlu olması gerekir. Suçlardan yalnızca birisi açısından bu özelliklere sahip bir eylem söz konusu ise, fikri birleşmeden söz edilemez ve gerçek içtima hükümleri uygulanır. Fikri içtimada önemli olan, failin tek suç işleme kararıyla gerçekleştirdiği tek hareketin, birden çok suçu oluşturmasıdır. Bu hareket sonucu birden çok suç meydana gelmiş ise, sonuç ister tek olsun, ister de birden fazla olsun bu durumda fikri içtima hükümleri uygulanacaktır. Ama kast, birden fazla sonuca ve suça yönelmiş ise, hareket tek bile olsa, artık suçun tekliğinden söz edilemeyecektir.
Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 30.03.2010 gün, 2010/17-65 ve 06.07.2010 gün, 2010/51-162 sayılı kararlarında da açıklandığı üzere TCK’nın 44. maddesinde düzenlenen farklı nev’iden fikri içtima kuralının uygulanabilmesi için failin işlediği fiilin tek olup bu fiille birden fazla fakat birbirinden farklı suçun işlenmesine sebebiyet vermesi ancak aynı zamanda neticeyi meydana getiren icra hareketlerinin de gerçekleşen suçlar bakımından ortak olması gerekecektir. İşte bu durumda fail hakkında bu suçlar için gösterilen en ağır ceza uygulanacaktır.
Somut olayda ise, sanığın, Bakanlar Kurulunun 22.10.1990 tarih ve 90/1117 sayılı kararı ile ilan edilen Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi sınırları içerisinde, İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 14.02.1996 gün ve 5576 sayılı kararı ile tescil edilen III. Derece Sit alanında yetkili kurumlardan izin ve yapı ruhsatiyesi alınmadan tek katlı betonarme bina inşa etmek biçiminde gerçekleşen eyleminin, hareketin tekliği ilkesinin bir sonucu olarak hem 5237 sayılı TCK'nın 184/1. maddesindeki suçu oluşturduğu ve hem de 2863 sayılı kanunun 65/b maddisinde tanımlı suçu oluşturduğu, ancak soyut cezalar nazara alındığında 2863 sayılı Kanunun 65/b.maddesinin uygulanması gereği açıktır. Esasen Özel Dairenin bu hukuksal uygulama paralelinde kararları da bulunmaktadır. (Örneğin, Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 31/01/2012 gün ve 18871/1526 sayılı kararı gibi). Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 27/03/2012 gün ve 2010/15293 Esas, 2012/7059 Karar sayılı Bozma kararı kaldırılarak, Yerel Mahkeme hükmünün ONANMASINA, karar verilmesi, İtirazen arz ve talep olunur.” isteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü: II- KARAR Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri, yerinde görülmekle İTİRAZIN KABULÜNE, Dairemizce verilen 27/03/2012 gün ve 2010/15293 esas, 2012/7059 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
Suçun oluştuğu 26/04/2005 tarihine göre temyiz süreci içinde, sanık yararına olan 765 sayılı TCK'nın 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık olağanüstü dava zamanaşımının gerçekleştiği anlaşıldığından, sanık ...’nin temyiz nedenleri yerinde bulunmakla, 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca tebliğnameye aykırı olarak KAMU DAVASININ DÜŞMESİNE, 09.05.2013 günü oybirliğiyle karar verildi.