17. Hukuk Dairesi
17. Hukuk Dairesi 2012/8882 E. , 2013/4559 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki istihkak davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın açılmamış sayılmasına dair verilen hükmün süresi içinde davacı 3.kişi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü: -K A R A R-
Davacı (üçüncü kişi) vekili, İstanbul 3. İcra Müdürlüğü’nün ... sayılı Takip dosyasında yazılan talimat uyarınca, Kadıköy 4. İcra Müdürlüğü’nün ... sayılı Talimat dosyasında yapılan 14.01.2011 günlü hacze konu menkullerin davacı üçüncü kişiye ait olduğunu borçlularla ilgisinin bulunmadığını belirterek istihkak iddiasının kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı (alacaklı) vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Davalı (borçlular) vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur
Mahkemece: “dava dosyasının 29.03.2012’de takipsiz bırakılmasından sonra dosyanı işlemden kaldırıldığı, davanın üç aylık yasal süresi içinde yenilendiği, ancak davacı tarafın belirlenen yeni duruşma gün ve saatine de mazeret bildirmeksizin katılmadığı, HMK’nnu 320/4. maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilemis için aranan koşulların gerçekleştiği“ gerekçesi ile davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş; hüküm, davacı üçüncü kişi vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, üçüncü kişinin İİK’nun 96. vd. maddeleri uyarınca açtığı “istihkak” davası niteliğindedir.
Dava, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin yürürlükte olduğu dönemde 20.05.2011’de açılmış, ilk kez 29.03.2012’de müracaata kalmış, üç aylık yasal süresi içinde yenilenmiş, bundan sonra belirlenen 17.05.2012 tarihli oturuma da davacı tarafın geçerli bir mazeret bildirmeden katılmadığı, hazır bulunan alacaklı vekilinin davacı tarafın yokluğunda davayı takip etmediği yönünde açık beyanının bulunduğu görülmüştür. Bunun üzerine 6100 sayılı HMK’nun 320/4. maddesi uygulanarak davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. 1086 sayılı HMK’nun 409/ 1,3, 5, 6. maddesinde: “Oturuma çağrılmış olan tarafların hiçbiri gelmediği veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir… Yukarıdaki fıkralar hükmü gereğince dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçe ile başvurması üzerine yenilenebilir… İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar açılmamış sayılır ve mahkemece bu hususta kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. Birinci ve ikinci fıkralar gereğince işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde beşinci fıkra hükmü uygulanır.“ düzenlemesi yer almaktadır. Anılan madde kapsamında ilk defa işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava (bu) ilk yenilemeden sonra birden fazla takipsiz bırakılamaz. Bir diğer anlatımla 1086 sayılı HUMK’nun yürürlükte olduğu dönemde bir dava en fazla iki kez takipsiz bırakılabilir. 6100 sayılı HMK’nun 320/4. maddesinde ise: “…(4) Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır.“ düzenlemesi yer almaktadır. Böylece yeni HMK ile basit yargılama usulüne tabi davalarda davanın müracaata bırakılması sayısını kısıtlayan bir düzenleme getirilmiştir. İstihkak davaları da İİK’nun 97/11. maddesi uyarınca genel hükümler dâhilinde basit yargılama usulüne tabidir. Somut olayda çözüme kavuşturulması gereken şey, 1086 sayılı HUMK’nun 409. maddesinin mi 6100 sayılı HMK’nun 320/4. maddesinin mi uygulanacağı konusudur. Yargılama hukuku ile ilgili kurallar genel olarak geriye yönelik uygulanabilir. Ne var ki hukuk sistemimize egemen olan hukuki güvenlik ilkesinin bir gereği olarak geriye yürüyen kuralların uygulanması sırasında kazanılmış haklara dokunulmaması gerekir.
Kazanılmış hakkın tanımı, bu konudaki yargı kararlarına ve öğretideki açıklamalara göre “kişinin bulunduğu statüden doğan, kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel niteliğe dönüşmüş hak” olarak belirtilebilir. 1086 sayılı HUMK’nun 578. maddesinde bu konuda açık bir düzenlemeye yer verilerek, kazanılmış hakları ihlal etmemek kaydı ile bu kanun hükümlerinin geriye yönelik uygulanabileceği açıkça belirtilmiştir. 6100 sayılı HMK’nda bu konu ile ilgili düzenleme 448. maddesinde yer almaktadır ve bununla, yeni kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağı öngörülmüştür.
Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında, eski HUMK zamanında açılan davalarda davacı sıfatının kazanılması ile birlikte davayı iki kez müracaata bırakabilme konusunda usuli kazanılmış bir hakkın da doğduğunu, böylece müracaata bırakma süresini kısıtlayan yeni düzenlemenin geriye uygulanamayacağını kabul etmek gerekir. Bu sonuç, Anayasa’nın 36. maddesi ile teminat altına alınan ve 18.05.1954 tarihinde ana metnini imzalayıp, 25.09.1989 tarih, 89/14563 sayılı kararnameyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlayıcı yetkisini tanıyan Ülkemizde de geçerlilik kazanmış bulunan AİHS’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına da uygun olacaktır.
Öyleyse somut olayda davacı üçüncü kişinin ilk kez müracaata bırakmadan sonra bir kez daha davayı müracaata bırakma hakkının bulunduğunun kabulü ile 1086 sayılı HUMK’nun 409. maddesindeki prosedürün uygulanması gerekirken 6100 sayılı HMK’nun 320/4. maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hatalı olmuştur.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı üçüncü kişi vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı 3.kişiye geri verilmesine 01.04.2013 gününde üye ...'un karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY Aşağıda açıklanan nedenlerle bozma ilamına katılamıyorum: Somut olayda, davacı 20.05.2011 tarihinde açtığı istihkak davasını 29.03.2012 tarihinde ilk kez takipsiz bırakması nedeniyle işlemden kaldırılmasına karar verildikten sonra 17.05.2012 tarihinde ikinci kez takipsiz bırakmış, Mahkemece de 6100 sayılı HMK’nin 320/4 maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Somut olayın değerlendirilmesinden önce konuya ilişkin yasal düzenlemelere ve bu bağlamda ilgili kurum ve kavramlara değinilmesinde yarar vardır: Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)’ nun 409. maddesinde ve anılan kanunun yerine 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’ nun 150. maddesinde; işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan davanın, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamayacağı, aksi halde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği düzenlenmiştir. Anılan bu düzenlemenin yazılı yargılama usulüne tabi davalarda uygulanacağında kuşku ve duraksama bulunmamaktadır. Ne varki 6100 sayılı HMK’nin 320/4 maddesinde, anılan düzenlemelerden(ve bu arada yazılı yargılama usulünden) farklı olarak; basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosyanın, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılması halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği düzenlenmiştir. Böylece HMK ile basit yargılama usulüne tabi davalarda davanın müracaata bırakılması sayısını kısıtlayan bir düzenleme getirilmiştir. Öte yandan, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 97/11.maddesinde, “istihkak davasına umumi hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne (HUMK.md.507-511, HMK.md. 316) göre bakılır.” hükmüne yer verilmiştir. Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında somut olay yönüyle uyuşmazlık; 6100 sayılı HMK’nin yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce açılan ancak anılan tarihten sonra bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilen ve bir kez de takipsiz bırakılan istihkak davasında, mülga 1086 sayılı HUMK’nin 409. maddesinin mi, yoksa 6100 sayılı HMK’ nin 320/4 maddesinin mi uygulanacağı noktasında toplanmaktadır. Bu noktada, kanunların yürürlüğüne ilişkin temel ilke ve bu kapsamda usule ilişkin kanun hükümlerinin yürürlüğü konusunda genel bir açıklama yapılmasında fayda bulunmaktadır: İlke olarak, herhangi bir yasa veya düzenleyici kural, hukuksal sonuçlarını yürürlüğe girdiği tarihten sonrası için doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da, yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilememeleri, yani geçmişe etkili olmamalarıdır. Yasaları uygulama durumunda bulunanlar, başta mahkemeler olmak üzere, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak şekilde yorumlamamakla yükümlüdürler. Hukuk güvenliği de bunu gerektirir. Kanun koyucu bu kaidenin aksine düzenleme yapabilir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun; 09.03.1988 tarih ve E:1987/2-860, K:1988/232;13.10.2004 gün ve E:2004/10-528, K:2004/533;06.04.2005 tarih ve E:2005/10-183, K:2005/241 sayılı kararları da, aynı yöndedir. Usule ilişkin kanun hükümlerinin yürürlüğü konusuna gelince; Usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin “derhal” yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır. Medeni usul hukukunda ise kural olarak, kanun değişikliklerinde az yukarıda belirtilen ilkeye paralel olarak “derhal uygulanırlık” ilkesi geçerlidir. Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında “derhal uygulanırlık kuralı” ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili “usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığı” dır. Hemen belirtilmelidir ki, dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bir davayı bütün olarak değerlendirip bu konuda yeni kanunun etkili olup olmayacağı söylenemez. Yargılama sırasında yapılan bir usul işlemi ve kesiti tamamlanmış ise, artık yeni kanun o usul işlemi hakkında etkili olmayacak, dolayısıyla da uygulanmayacaktır. Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü, usule ilişkin kanunlar -tersine bir kural benimsenmediği takdirde- genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, Cilt:I-II, 6.Bası, İstanbul 1997, sahife:73-78; Yılmaz, Zekeriya: Açıklamalı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 1.Bası, Ankara 2012, sahife:36-43; Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, 11.Bası, Ankara 2011, sahife:61-66; YİBK.'nun 08.07.1942 gün ve E:13, K:19; Hukuk Genel Kurulu'nun ... gün ve E:7/1139, K:575; 09.03.1988 gün ve E:860, K:232; 23.11.1988 gün ve E:1988/1-825, K:1988/964 18.01.2012 gün ve E:2011/13-701, K:2012/6 sayılı ilamları). Bu genel açıklamalardan sonra, zaman bakımından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun ilgili hükmüne de değinmek gerekir: HMK’ nin “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448.maddesi; “(1) Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır.” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre usul hükümleri, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde tamamlanmış usul işlemlerine etkili olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemlerine yeni kanun hükümleri uygulanacaktır (Pekcanıtez/Atalay/Özekes:a.g.e., s.62). Hemen burada belirtilmelidir ki, 05.06.1985 tarihinden önce yürürlükte bulunan HUMK’nin 409.maddesinde, takip edilmemesi nedeniyle işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir yıl içinde yenilenmeyen davaların, açılmamış sayılmasına karar verilmesi öngörülmüştü. 05.06.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3156 sayılı Kanun ile değişik HUMK’nin 409.maddesinde ise işlemden kaldırılan ve yenilenmeyen davalar için açılmamış sayılmalarına karar verilmesinde evvelce öngörülen bir yıllık süre üç aya indirilmiştir. Ancak, aynı Yasanın geçici maddesinde, 1086 sayılı HUMK’nin bu Kanunla değiştirilen hükümlerinin yine istisnalar ayrık kalmak üzere Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalara uygulanacağı, diğer bir ifade ile kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış ve halen derdest olan davalara uygulanmayacağı açıkça hükme bağlanmıştı. Oysa 6100 sayılı HMK’nin geçici 1.maddesinde, Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış ve derdest olan davalarda HMK’nin sadece “yargı yolu ve göreve ilişkin hükümlerinin” uygulanmayacağı sınırlı olarak sayıldıktan sonra aynı yasanın geçici 3/1.maddesinde, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı HUMK.'nun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Yine aynı maddenin 2.fıkrasında ise bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1086 sayılı HUMK’nin 26.9.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454.madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, 6100 sayılı HMK’nin 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan ve 01.10.2011 tarihinden sonra da derdest olmaya devam eden davalarda HMK’nin hangi hükmünün uygulanmayacağı ve mülga HUMK’nin hangi maddelerinin uygulanmasına devam edileceği açıkça belirtilmiştir. Belirtilen maddeler arasında HUMK’nin 409.maddesi sayılmamıştır. Ayrıca devam eden uyuşmazlıklarda, tamamlanmamış hukuki durumlara yeni yasa veya düzenleyici kural, "derhal yürürlüğe girme" niteliği nedeniyle uygulanacak ve hukuki sonuçlarını doğuracaktır. Tamamlanmış hukuki durumların yeni yasa veya düzenleyici kuraldan etkilenmemesi, kazanılmış hakların saklı tutulması gereğinden kaynaklanan bir sonuçtur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2.maddesi hükmüne göre, Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir hukuk devletidir. Kazanılmış hak kavramı her ne kadar açık bir biçimde Anayasada düzenlenmemiş ise de, bunun hukuk devleti kavramının temel taşlarından biri olduğu ve Anayasa’nın bünyesinde mündemiç bulunduğu, Türk Kamu Hukukunda, öğretide ve yargısal kararlarda benimsenmektedir. Yasaların zaman içerisinde uygulanmaları esasları ile ilgili olarak yukarıda açıklanan temel ilkeler yanında, Yasa Koyucu, Anayasa'nın 87.maddesinde belirlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanun koyma, değiştirme ve kaldırmayı görevleri arasında sayan yetkisi uyarınca, dilediği alanı düzenleme veya düzenlememekte serbest oluşu nedeniyle bir yasayı genel ilkeden ayrılarak geriye de yürütebilir. Ancak, Yasama Organının bu yetkisi, Anayasal esaslar ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Bu sınırlardan bir tanesi de, kazanılmış hakların saklı tutulmasıdır. Bu, az önce açıklandığı üzere Hukuk Devleti olmanın zorunlu bir gereğidir. O halde “kazanılmış hak”, “hukuk güvenliği” ve “adil yargılanma” gibi evrensel hukuk ilkelerine yanlış anlamlar yüklenerek 6100 sayılı HMK’nin yukarıda belirtilen açık hükümlerinin ve özellikle “usul hükümlerinin derhal uygulanırlığı” ilkesinin uygulanılmasından sarfınazar edilmesi doğru değildir. Yukarıda belirtildiği gibi, 6100 sayılı HMK’nin Geçici 1.maddesi;“Bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalarda uygulanmaz.” Hükmünü içermekte olup;madde metninden de anlaşılacağı üzere, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalarda bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri dışındaki hükümlerinin uygulanacağı açıktır. Somut olayda ise tamamlanmış bir işlem söz konusu olmadığından mülga 1086 sayılı HUMK’nin yürürlükte olmadığı dönemde aynı yasanın 409.maddesinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Dolayısıyla tamamlanmamış işlem bakımından, 6100 sayılı Kanunun uygulanma olanağının bulunduğu açıktır. Bu durumda anılan HMK’nin 320/4.maddesinde belirtilen “işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olma” koşulunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında sonuç olarak, yerel mahkemenin davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararının onanması gerektiği düşüncesindeyim. Karşı Oy